menu
ENGELLİLİK:CENNETE KAVUŞTURAN İMTİHAN
ENGELLİLİK:CENNETE KAVUŞTURAN İMTİHAN
Haftanın Vaazı.. 10.05.2024 tarihli; "Engellilik: Cennete Kavuşturan İmtihan" konulu Haftanın Vaazı sitemize yüklenmiştir.

Engellilik: Cennete Kavuşturan İmtihan

Muhterem Kardeşlerim,

İnsana Yüce Rabbimiz katında değer kazandıran, şöhreti, kudreti, sağlığı ya da zenginliği değildir. İnsan varlıkların en şereflisi olarak Allah katında değerlidir ve bu değeri yükseltmesinin yolu ancak iman, ibadet, iyi davranışlar ve güzel ahlak ile mümkündür. Dolayısıyla doğuştan ya da sonradan ortaya çıkan hastalık ve engellilik hâlleri, hayatın gerçeği olup insanın noksanı değildir. Bilâkis sabır, sebat ve gayretle sonu cennete ulaştıran birer imtihan vesilesidir. Sağlığımızı korumak ve gerektiğinde tedavi yollarına başvurmak Rabbimizin emri, Peygamberimizin sünnetidir. Bütün gayretimize rağmen takdir-i ilâhî sonucu herhangi bir hastalığa yakalanırsak, o zaman da tedavi olmalı, maneviyatımızı güçlü tutmalı ve sabretmeliyiz. Elimizdeki her nimet gibi, yaşadığımız her zorluk da Rabbimizin rızasını kazanmak için bir vesiledir. Yüreğimizde beslediğimiz sevgiyle engelli kardeşlerimize umut aşılamak, onlar için hayatı kolaylaştırmak hepimizin vazifesidir.

"Engelli" kavramı; zihin, ruh, beden ve uzuvlarda bulunan bir ârıza ve hastalık sebebiyle hayatını sürdürmede, işlerini görmede ve topluma uyum sağlamada sıkıntısı bulunan kimseleri ifade eder.

İster sağlıklı ister engelli olsun her insan, Allah'ın yer yüzünde yarattığı en kıymetli ve en değerli varlıktır.

لقد خلقنا االنسان في احسن تفويم

“Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık” (Tin, 95/4)

وصوركم فاحسن صوركم

“Allah size şekil verdi ve şeklinizi en güzel yaptı” (Teğâbün, 64/3) ve

ثم سويه و نفخ فيه من روحه و جعل لكم السمع و االبصار و االفئدة

“Sonra insanı şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrâk organları yarattı” (Secde, 32/9) anlamındaki âyetler, 

Allah’ın insanları en güzel ve en mükemmel biçimde yarattığını ifade etmektedir Yüce Allah, insanları servetleri, ırkları, renkleri, cinsiyetleri, dilleri, nesepleri, fizyolojik yapıları, engelli veya sağlıklı oluşları açısından değerlendirmez. Onları îman, sâlih amel, güzel ahlâk, ibadet ve itâatleri veya inkâr, şirk, nifâk, isyan ve kötü davranışları, takva veya zulüm sahibi olup olmamaları açısından değerlendirir.

ان اكرمكم عند هللا اتقيكم

"Allah katında en üstün olanınız en muttakî olanınızdır" (Hucûrât, 49/12) anlamındaki âyet ile,

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ.”

"Allah sizin sûretlerinize ve servetlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize (îman veya inkâr halinize) ve amellerinize bakar" 

 Anlamındaki hadis, bu gerçeği ifade etmektedir. Kur'ân ve hadislerde engellilere bu bağlamda yer verilmektedir.

Rasulullah (sav) Engellilere Karşı İlgisi

Zayıfların, düşkünlerin, fakir ve yoksulların gerçek dostu ve hamisi olan Allah Resûlü (sas), engellilere yapılacak her türlü yardımın bir sadaka olduğunu söylemiştir.

Peygamberliğin ilk yıllarıydı. Kutlu Elçi (sas), çevresindeki insanları İslâm’a açıkça davet etmeye başlamıştı. Gece gündüz demeden kendisini dinleyen herkese Allah’ın (cc) gönderdiği mesajları anlatıyordu. Putlara tapan halkı, bir olan Allah’a çağırıyordu.

İşte o günlerden birinde Mekke’nin ileri gelen müşriklerinden biriyle konuşmaktaydı. İslâm hakkındaki sohbet hayli koyulaşmıştı. Tam o esnada âmâ sahâbîlerden Abdullah b. Ümmü Mektûm (ra), irşat edilmeye ihtiyacı olduğunu söyleyerek çıkageldi. "Bana doğru yolu göster, ey Allah’ın Resûlü!" dedi. Onun zamansız gelişine canı sıkılan İslâm Peygamberi (sas), yüzünü çevirip konuştuğu şahsa döndü ve "Söylediklerimde herhangi bir sorun görüyor musun?" diye sordu. Adam, "Hayır." diye cevap verdi. İşte Peygamberimiz (sas), tam da muhatabının İslâm’ı kabullenmesi konusunda ümitlendiği esnada, Yüce Allah’ın (cc) şu âyetlerine muhatap oldu: 

عَبَسَ وَتَوَلَّى (1) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى (2) وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى (3) أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى (4) أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى (5) فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى (6) وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى (7) وَأَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعَى (8) وَهُوَ يَخْشَى (9) فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى (10)

"(Peygamber), âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çeviriverdi! Sen nereden biliyorsun, belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da bu öğüt ona fayda verecek! Kendini muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun! (İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne! Fakat koşarak ve (Allah’tan) korkarak sana gelenle ilgilenmiyorsun! Hayır böyle yapma, şüphesiz bu âyetler bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır."

Rahmet Elçisi’nin (sas) bütün arzusu, Mekke’nin ileri gelenlerinden olan Utbe b. Rebîa, Ebû Cehil ve öz amcası Abbâs b. Abdülmuttalib’i kazanmaktı. Şayet onları kazanabilirse, belki de bütün aileleri ve çevreleri İslâm’a girecekti. Bu nedenle belli bir kıvama gelen sohbetin kesilmesini istememişti. İbn Ümmü Mektûm’a (ra) biraz sonra da dönebilir, sorularına genişçe cevap verebilirdi. Onun, zamansız olduğunu düşündüğü gelişine tepkisi sadece yüz ifadesine yansımıştı. Hatta Peygamber Efendimizin (sas) yüz çevirdiğini İbn Ümmü Mektûm (ra) hissetmemişti bile. Fakat her şeyi gören ve işiten Yüce Allah (cc), Rahmet Elçisi’nin (sas) bu tavrını eleştiren birkaç âyetle başlayan Abese sûresinin ilk âyetlerini indirdi. Şüphesiz Yüce Allah (cc), Resûlü’nün (sas) niyetini de çok iyi bilmekteydi. Fakat O, dine davet adına da olsa, Müslüman bir âmâdan yüz çevirilip, müşriklere iltifat edilmesine razı olmadı. Zira İbn Ümmü Mektûm (ra) bir âmâ idi, görmüyordu fakat gözleri kapalı ise de gönlü açıktı. Arınmaya, korunmaya, öğrenmeye, öğüt almaya gelmişti ve Peygamber (sas) beden diliyle de olsa ondan yüz çevirmemeliydi... Rahmet Elçisi (sas), daha sonra uyarılmasına sebep olan bu gönül insanını daha yakından tanıyacak ve bir ömür boyu ona hak ettiği değeri verecekti. Hz. Peygamber’in (sas) hicretinden önce Medine’ye ilk gelenlerden biri olan Abdullah b. Ümmü Mektûm (ra), Mus’ab b. Umeyr (ra) ile birlikte Medine’deki Müslümanlara Kur’an öğretmişti. Hicret sonrasında ise Bilâl-i Habeşî (ra) ile birlikte Mescid-i Nebevî’de müezzinlik görevini yerine getirmişti.

Abese sûresinin inişinden sonra Hz. Peygamber (sas) ile aralarında gelişen samimi ilişkiler İbn Ümmü Mektûm’a (ra) daha önemli görevlerin verilmesini de sağlamıştı. Gözüyle değil, gönlüyle gören bu yüce sahâbî, tam on üç defa Hz. Peygamber’e (sas) vekâlet etmişti. Resûl-i Ekrem (sas), çeşitli seferlere/savaşlara giderken Medine’de yerine onu vekil bırakmıştı. Peygamberimizin (sas) Medine’de toplum lideri ve devlet başkanı olduğunu dikkate alırsak, onun bu âmâ dostuna ne kadar önem verdiği daha kolay anlaşılır. Allah Resûlü (sas) kendi vekâletini ona vermekle, ehil olmaları hâlinde engellilerin de en üst mevkilerde görev alabileceklerini göstermişti.

Allah Resûlü’nün (sas) âmâ olan ashâbıyla ilişkileri ve onlara karşı ilgisi sadece bunlarla sınırlı değildi. Mekke fethedildiğinde Hz. Ebû Bekir (ra), yaşlı ve de âmâ olan babası Ebû Kuhâfe’yi, Hz. Peygamber’i (sas) ziyaret etmek üzere getirmişti. Bu durumdan rahatsız olan Hz. Peygamber (sas), "Bu ihtiyarı evde bıraksaydın da, ben onun yanına gitseydim ya!" buyurarak, Ebû Kuhâfe’ye olan saygısını ifade etmişti.

Engeller içinde belki de en zoru, gözlerin veya görme yetisinin kaybedilmesidir. Nitekim Hz. Peygamber’in (sas) meşhur şairi, âmâ sahâbî Hassân b. Sâbit’in (ra) durumuna işaretle Hz. Âişe’nin (ra), "Âmâlıktan daha büyük hangi azap vardır?" demesi de bunu teyit eder. Bundan dolayıdır ki, görme engeli birçok âyet ve hadise konu olmuştur. Söz gelimi Enes b. Mâlik’in (ra) Hz. Peygamber’den (sas) naklettiği kudsî bir hadiste Yüce Allah (cc) şöyle buyurmuştur: 

قَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ مَنْ أَذْهَبْتُ حَبِيبَتَيْهِ فَصَبَرَ وَاحْتَسَبَ لَمْ أَرْضَ لَهُ ثَوابًا دُونَ الْجَنَّةِ.

"İki sevgilisi (olan gözlerini almak sureti) ile kulumu sınadığımda sabrederse, bu ikisine karşılık ona cenneti veririm."

Allah Resûlü (sas), hasta kulların sabır ve şükür bakımından nasıl sınandıklarını, şu meşhur kıssa ile son derece etkileyici biçimde dile getirmiştir: Yüce Allah (cc), İsrâiloğulları’ndan, biri alacalı, biri âmâ ve biri kel üç kişiyi imtihan etmek ister. Bir melek göndererek onları iyileştirir. Sonra da deve, sığır ve koyun gibi doğurgan hayvanlardan en çok istediklerini lütfederek onları zengin eder. Yıllar sonra melek, sırayla herbirinin önceki suretine girerek ziyaretlerine gider ve Allah’ın (cc) kendilerine verdiği bu mallardan Allah rızası için ister. Alacalı ile kel, bu malları miras yoluyla elde ettiklerini söyleyerek ona bir şey vermezler. Ceza olarak her ikisi de eski hâllerine döner. Âmâ ise, "Ben bir âmâ idim. Allah (cc) bana görme duyumu geri verdi. Fakirdim, beni zengin etti. İstediğini al! Vallahi Allah (cc) için aldığın hiçbir şeye engel olmayacağım." der. Bunun üzerine melek, "Malın sende kalsın! Siz sadece imtihan edildiniz ve Allah (cc) senden razı oldu, diğer iki arkadaşına ise öfkelendi." şeklinde cevap verir.

Sahâbe arasında doğuştan âmâ olanların veya gözlerini hastalık ya da savaşta yaralanmalar sonucu sonradan kaybedenlerin sayısı hayli fazlaydı. Örneğin ‘Tercümânü’l-Kur’ân’ yani ‘Kur’an’ın tercümanı’ diye anılan Abdullah b. Abbâs’ın (ra) ömrünün son demlerinde gözleri, görme yükünü kalbine emanet etmek zorunda kalmıştı. ‘Habrü’l-Ümme’ yani ‘Ümmetin büyük bilgini’ olarak anılan İbn Abbâs (ra) hazretleri, bu hâliyle bile insanlara Kur’an ve sünneti öğretmek için elinden geleni yapmaktaydı. Berâ b. Âzib, Câbir b. Abdullah, Kâ’b b. Mâlik, Ebû Süfyân, Sa’d b. Ebû Vakkâs, Abdullah b. Ebû Evfâ, Abbâs b. Abdülmuttalib, Mâlik b. Rebîa ile Abdullah b. Zübeyr’in annesi Esmâ (radiyallahu anhum) da hayatlarının bir döneminde gönülleriyle gören güzide sahâbîlerdendi.

Hz. Peygamber (sas), insanların sahip oldukları özürleri, onların bazı alanlarda güçleri nispetinde verebilecekleri hizmetin önünde bir engel olarak görmemişti. Onlara çeşitli kademelerde görev ve sorumluluk veren Rahmet Elçisi (sas), bir ayağı aksayan genç dostu Muâz b. Cebel’i (ra) ehil görmüş ve Yemen’e zekât memuru ve kadı sıfatıyla göndermişti.

Engelli bir başka büyük sahâbî de İmrân b. Husayn’dı (ra). Karnına su ve yağ toplanmış, uzun seneler süren bu hastalığa sabretmişti. Rahatsızlığı tam otuz yıl devam etmiş, hatta bir ara karnı açılarak yağları alınmıştı. Bir defasında hasta iken nasıl namaz kılacağını sormuş, Sevgili Peygamberimiz (sas) de, "(Mümkünse) ayakta kıl. Şayet buna gücün yetmiyorsa oturarak kıl. Buna da gücün yetmiyorsa yanüstü yatarak kıl!" cevabını vermişti. İmrân b. Husayn (ra), aşırı kilolu oluşundan dolayı vefatından önce kabrinin kare şeklinde kazılmasını vasiyet etmişti.

Zayıfların, düşkünlerin, fakir ve yoksulların gerçek dostu ve hamisi olan Allah Resûlü (sas), engellilere yapılacak her türlü yardımın bir sadaka olduğunu söylemiştir. Peygamber Efendimize (sas), varlıklı Müslümanların namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerin yanı sıra sadaka vererek de sevaba erdiklerini söyleyen, ancak kendilerinin buna imkân bulamadıklarından yakınan Ebû Zerr’e (ra) Hz. Peygamber (sas) sadakanın birçok çeşidinin bulunduğunu belirterek şöyle buyurmuştur, 

وَتَهْدِي الْأَعْمَى، وَتُسْمِعُ الْأَصَمَّ وَالْأَبْكَمَ حَتَّى يَفْقَهَ، وَتُدِلُّ الْمُسْتَدِلَّ عَلَى حَاجَةٍ لَهُ قَدْ عَلِمْتَ مَكَانَهَا، وَتَسْعَى بِشِدَّةِ سَاقَيْكَ إِلَى اللَّهْفَانِ الْمُسْتَغِيثِ، وَتَرْفَعُ بِشِدَّةِ ذِرَاعَيْكَ مَعَ الضَّعِيفِ، كُلُّ ذَلِكَ مِنْ أَبْوَابِ الصَّدَقَةِ مِنْكَ عَلَى نَفْسِكَ،

“Âmâya rehberlik etmen, sağır ve dilsize anlayacakları bir şekilde anlatman, muhtaç bir kimseyi ihtiyacını tedarik etmesi için gerekli yere götürmen, derman arayan dertlinin imdadına koşman, koluna girip güçsüze yardım etmen, konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade edivermen, bütün bunlar sadaka çeşitlerindendir...”

Engellilere yardım etmenin sadaka olduğunu, diğer bir ifade ile Allah’a (cc) olan sadakatin bir ifadesi olduğunu belirten Hz. Peygamberin (sas), herhangi bir âmâyı yoldan saptıranları, onu kasten yanlış yola yönlendirme sadakatsizliğini gösterenleri ise lânetliler içerisinde sayması son derece etkileyicidir.

Engelliler, tarihin her döneminde toplumların önemli bir kesimini oluşturmuşlardır. Aynı durum yaşadığımız modern çağ için de geçerlidir. Genel olarak bütün dünyada, özelde ise ülkemizde, nüfusun önemli bir oranı engellidir. Geçmişte salgın hastalık ve savaşların etkisiyle artan bu oran, günümüzde çeşitli tedbirsizlikler, iş ve trafik kazaları gibi değişik sebeplerle had safhaya ulaşmıştır.

Gerekli vesilelere sarılmanın yanı sıra, tedbiri elden bırakmamanın ve tedavi olmanın Hz. Peygamberin (sas) ısrarla dile getirdiği sünnetlerden olduğu unutulmamalıdır. Bütün bunlar yerine getirildikten sonra, ilâhî irade ve takdir sonucu başa gelenler karşısında ise, engelliye düşen sabretmek, gücü nisbetinde sorumlu olduğu bilinciyle hayatını sürdürmek ve sınavı kazanmaya gayret etmek; çevresindekilere düşen ise ona maddî ve mânevî anlamda destek olmaktır.

Şüphesiz ilâhî adalet gereği, herkes gücünün yettiğinden ve sadece kendisine verilenden sorumludur. Yaratıcı, şükredenleri ve sabredenleri ayırt etmek üzere, gerek verdiği nimetlerle gerekse vermedikleriyle kullarını sınar. Bunun bir imtihan olduğuna inanan mümin, kendisine nimet verildiğine şükretmek, imtihana çekildiğinde ise sabretmek suretiyle iki durumda da sınavı kazanma imkânına sahiptir. Resûl-i Ekrem’in (sas) veciz bir şekilde ifade buyurdukları gibi, "Allah (cc), sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.’  Nitekim Allah’ın (sas) seçkin peygamberlerinden biri olan Hz. Eyyûb’un (as) sabır ve dualar sonucunda ilâhî rahmetle giderilen uzun süreli hastalığı, bunun tipik bir örneğini oluşturur. Yine bir hadiste belirtildiği üzere,

مَا يُصِيبُ الْمُؤْمِنَ مِنْ وَصَبٍ، وَلَا نَصَبٍ، وَلَا سَقَمٍ، وَلَا حَزَنٍ حَتَّى الْهَمِّ يُهَمُّهُ، إِلَّا كُفِّرَ بِهِ مِنْ سَيِّئَاتِهِ

“Mü'min bir kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü isabet etse, hatta ayağına bir diken batsa bile, bunlar mü'minin bir kısım günahlarına keffaret olur.”  Hatta onu bir derece de yükseltir.

Her yönüyle bizler için ‘üsve-i hasene’ yani ideal bir örnek olan Hz. Peygamber’in (sas) engellilere yönelik engin öğretisi, bu bağlamda kuracağımız ilişkilerde yol göstericidir. Zira Allah Resûlü (sas) hayatı boyunca engellilere sahip çıkmış, onları asla hafife almamış, özürleri sebebiyle ayıplamamış, kınamamıştır. Günlük hayatta görülenin aksine İslâm, çoğu doğuştan olan veya istenmedik sebeplerle sonradan ortaya çıkan özürlerinden dolayı insanlarla alay edilmesine kesinlikle izin vermemiştir. Nitekim Yüce Rabbimiz (cc) genel anlamda alay etmeyi yasaklamıştır.

Engelli olmayanlar günün birinde benzer bir sorunu yaşama ihtimalini göz ardı etmemeli, engelli kardeşlerine ellerinden gelen fiziksel ve duygusal yardımı yapmalıdırlar. Çünkü sadece engelli olan kimseler değil, çevresindekiler de engellilere karşı tavırlarıyla Rabbimiz (cc) tarafından sınanmaktadır. Bu nedenle onların, bir yandan Allah’ın (cc) kendilerine verdiği nimetlerin kadrini bilip şükretmeleri, diğer yandan da hem bireysel hem de toplumsal huzura kavuşabilmek için engelli kimselere her anlamda destek vermeleri gerekir.

Kaynak: Diyanet Haber ve Hadislerle İslam.

VAAZI İNDİR

Murat MUTLU/ Serdivan Vaiz.

Facebook Yorumları