İLİM VE İRFAN ÖNCÜLERİNE KARŞI SORUMLULUKLARIMIZ
İLİM VE İRFAN ÖNCÜLERİNE KARŞI SORUMLULUKLARIMIZ
Haftanın Vaazı.. "İlim ve İrfan öncülerine karşı sorumluluklarımız" konulu Cuma Vaazı sitemize eklenmiştir.

اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ

“Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar”

GEÇMİŞ İLİM VE İRFAN ÖNCÜLERİNE KARŞI SORUMLULUKLARIMIZ

İnsanoğlunun bir arada ve huzur içinde yaşaması için idâri ve siyasi düzen nasıl bir zorunluluk ise kişilerin eğitimi, şahsiyetlerinin inşası, manevi ihtiyaçlarının karşılanması da aynı şekilde zorunludur.

Bunların tamamını edinmede insanın kendi kendine yetebileceğini düşünmek doğru bir yaklaşım değildir. Zira beşerin en hayırlıları olan peygamberlere de Allah’ın emriyle bir melek rehberlik ederek destek olmuştur. Bu manevi destek ile peygamberler de kendilerine tabi olanları irşad etmiş, onların hidayetlerine vesile olmuş ve insan-ı kâmil olma yolundaki seyirlerinde onlara yol göstermişlerdir. Bu sebeple Allah tarafından her topluma bir hâdî/yol gösterici gönderilmiştir. O yol göstericiler de tâğuttan uzak durup yalnızca Allah’a kulluk etmeye çağırmışlardır. İnsanlığı bir taraftan Allah’ın azabı hakkında uyarırken diğer taraftan da sonsuz nimet ve lütuflarıyla müjdelemişlerdir.

Rabbimizin kelâmı Kur’ân-ı Kerîm’in büyük bir kısmı geçmiş ümmetlerin kıssalarından bahsetmekte ve Peygamberlerin örnek kişiliklerini, onların üstün ahlak ve faziletlerini bizlere bildirmekte, bir taraftan da onlara tabi olanların Allâh katında ne büyük bir payeye eriştiklerini haber vermektedir. Peygamberlerin tamamı içinde bulundukları toplumu hak yola davet eden önderler konumundadırlar. Toplumun kanaat önderleridirler. Onları dinlemeyen, tavsiye ve uyarılarını kulak ardı edenlerin akıbeti de birer ibret olarak bize gösterilmektedir.

Güzel ahlakı tamamlaması için gönderilen Resûl-ü Ekrem Efendimiz de bizzat yaşantısıyla en güzel örnek olduğu gibi “Sen öğüt ver, çünkü öğüt müminlere fayda verir” ayetinin mucibince insanları hakka davet etmiş ve bu şekilde önderliğin en kâmil halini ortaya koymuştur. Sonuçta O, ümmetine karşı görevini en güzel biçimde yerine getirmiştir. Ümmetinin de görevi, ona iman ve itaat etmek, onu sevmek ve sevdirmek, tebliğ ettiği dini yaşamak ve yaşatmaktır. Ona hakkıyla ümmet olma konusunda önümüzdeki en mükemmel örnek ashâb-ı kirâmdır.  Zira Resulullah (s.a.v.) “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir” buyurmuştur. Ayrıca insanın Allah katındaki değerini gösteren bazı hasletleri taşıyan sahabileri de bir keresinde teker teker sıralamıştır. Hz. Enes’den (r.a.) rivayet edilen bir hadiste şöyle anlatılmaktadır: Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Ümmetim içinde, ümmetime karşı en merhametli olan kişi Ebû Bekir’dir. Allah'ın emri hususunda en titiz olanı Ömer’dir. Hayâ cihetiyle en üstün olanı Osman’dır. Verdiği hükümlerde en isabetli olanı Ali’dir. Helâl ve haramı en iyi bilen Muaz b. Cebel’dir. Ferâizi en iyi bilen Zeyd b. Sâbit’tir. Kur'an en iyi okuyan Übey İbnu Kaʻb’dır. Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emini Ebu Ubeyde b. Cerrah'dır. Ebu Zerr'den daha doğru sözlü olan birini ne gök gölgeledi ne de yer taşıdı. O, verâda Hz. İsa aleyhisselam gibiydi.” Hz. Ömer (r.a.): “Yani biz bu hasletin onda olduğunu kabul edecek miyiz?” dedi. Resûlullah (s.a.v.) “Evet. Bu hasletleri onda var bilin!” buyurdular.

Bu sebeple onlardan sonra gelenler ashab-ı kiramı, daha sonra gelenler de hep kendilerinden önce gelip geçmiş salihleri örnek almışlardır. Çünkü onları nebevi ilim mirasına daha yakın görmüşlerdir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: إِنَّ الْعُلَمَاءَ ‌وَرَثَةُ ‌الْأَنْبِيَاءِ، إِنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا، إِنَّمَا وَرَّثُوا الْعِلْمَ، فَمَنْ أَخَذَ بِهِ أَخَذَ بِحَظٍّ وَافِرٍ “Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Şüphesiz ki peygamberler ne dînâr miras bırakırlar ne de dirhem. Onlar ancak ilim miras bırakırlar. Her kim bunu elde edebilirse gerçekten büyük bir pay elde etmiş olur.”

Bu mirastan payını alarak büyük bir hayra erişenler insanların da hüsn-ü zannına mazhar olmuş ve bulundukları bölgede kanaat önderi haline gelmişlerdir.

Bugün onlara karşı bir minnet borcu olarak bizim neler yapabileceğimiz hususunu birkaç başlık altında ele alacağız.

Onların Bırakmış Olduğu Mirasa Sahip Çıkmak

Öncelikle türlü fedakarlıklarla muhafaza edilerek bize aktarılan eşsiz ilmi birikime karşı minnet borcumuz olduğunu bilip, bunu emanet telakki ederek muhafazasına ve gelecek nesillere aktarılmasına gayret göstermeliyiz. Kur’an ve sünnetin muhafazası ve islâmi ilmilerin gelişimi konularına kısaca değinerek bu anlamdaki hizmetlerine ana hatlarıyla işaret edeceğiz.

Kur’ân-ı Kerîm’in iki kapak arasında toplanarak bir Mushaf haline getirilmesinde, çoğaltılıp İslâm şehirlerine gönderilmesinde öncelikle Hulefâ-i Râşidîn’in; daha sonra Ebü’l-Esved ed-Düelî, Yahya b. Yaʻmer ve Halil b. Ahmed gibi büyük dil alimlerinin öncü hizmetleri Rabbimizin kelâmının bugüne kadar değişmeden doğru şekildegelmesini, dünyanın her yerinde aynı şekilde okunmasını sağlamıştır. Kur’an’ın doğru anlaşılması noktasında da benzer hizmetler asırlardan beri devam etmektedir. Kur'ân’ın her bir ayeti, her bir kelimesi müfessirler tarafından tek tek ele alınmış, ayetlerin arka planındaki olaylar incelenmiş ve en doğru mananın ortaya çıkması için gayret gösterilmiş ve sonuçta Resulullah’ın (s.a.v.) بلِّغُوا عَنِّي ولَوْ آيَةً “Benden bir âyet bile olsa insanlara ulaştırınız emrinin yerine getirilmesine öncülük etmişlerdir.

Genel olarak Kur'ân’ı Kerîm’in beyanı ve tatbikatı olarak tarif edebileceğimiz sünnet ve hadis, Rabbimizin bizim için “üsve-i hasene” olarak vasfettiği Peygamberimizin bıraktığı, Kur’an’dan sonraki en değerli mirastır. Ashâbı kirâm, hadislerin kayda geçirilmesine öncülük eden Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz, yazım faaliyetlerinde en büyük gayreti gösteren alimlerden Medine’li büyük muhaddis İbn-i Şihâb ez-Zührî, daha sonra en sağlam rivayetleri eserlerinde toplayan ve bu uğurda kıtalar dolaşan muhaddisler hep bu nebevî mirası sonraki nesillere aktarmak için gayret göstermişlerdir. Peygamberimiz’in (s.a.v.) نَضَّرَ اللَّه امْرءاً سمِع مِنا شَيْئاً ، فبَلَّغَهُ كما سَمعَهُ فَرُبَّ مُبَلَّغٍ أوْعى مِنْ سَامِع  “Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Kendisine bilgi ulaştırılan nice insan vardır ki, o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve korur” hadisini emir telakki eden ilim ve irfan öncülerinin bu muazzam gayretleri sayesinde bizler bugün Peygamberimiz’i (s.a.v.) görmemiş ve onun zamanında yaşamamış olsak bile onun hayatına, davranışlarına, güzel ahlakına, tavsiyelerine ve uyarılarına vâkıf olabilmekteyiz.

İbadetler, aile hukuku, kamu hukuku, ekonomi, siyaset vb. bütün alanları kapsayacak kadar geniş olan Fıkıh ilminin Kur’an, Sünnet ve bu iki kaynağı en iyi şekilde bilen ashâb-ı kiramın fetvaları temelinde doğuşuna öncülük eden İmâm-ı Azam Ebû Hanife ve bu ilmin sağlam metodlarla gelişmesine katkı sunan İmam Şâfiî ile pek çok müctehid Kur'ân ve Sünnete göre bir hayat nizamı oluşturulması noktasında topluma önderlik yapmışladır.

    İslâmî bir yaşantıda kemâlin zirvesi olarak bildiğimiz Tasavvuf da diğer ilimler gibi pek çok gayretli ve fedakâr ilim ve irfân ehli tarafından sistemleştirilmiş ve bize miras bırakılmıştır. Bu alanda Hasan-ı Basrî, Hâris el-Muhâsibî, Cüneyd-i Bağdâdi, Ahmed Yesevî, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Yunus Emre, Hacı Bayrâm-ı Velî ve daha niceleri kendilerini takip eden kitleleri insan-ı kâmil olma yolunda irşâd eden değerli ilim, hikmet ve marifet önderleri olmuşlardır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ  "Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar" ayetinin gereğini yerine getirmiş olan bu ilim sahibi alimler, hakikat ve marifet ehli rehberler yaşadıkları topluma değer katmış, insanın içindeki cevheri ortaya çıkarmış ve sonraki nesillere çok kıymetli bir miras bırakmışlardır. Bugün bize düşen öncelikle onları örnek alıp, savundukları hak davaya destek olmak ve bu uğurda hakkıyla bir nefer olarak bu mirasa sahip çıkmaktır. Onların yaptığı gibi ilim ve irfan yolunda gerekli yetkinliğe ulaştıktan sonra küfrün karanlıklarına sürüklenen insanoğlunun hidayetine vesile olmaktır.

Hayırla Yad Etmek

İslâm toplumuna önderlik etmiş ilim ve irfan ehlini hayatlarını ve mücadelelerini öğrenmek İslâm’ın hayata en güzel şekilde tatbikinin somut örneklerini göstermesi bakımından önemlidir. Zira pek çoğumuz belki mücerred hükümleri tatbik etme noktasında eksik kalırken önümüzde somut bir örnek gördüğümüzde bu eksikliğimizi daha kolay giderebilir ve bizden beklenen İslâmî şuuru elde edebiliriz. Bu anlamda ümmetin geçmiş kanaat önderlerinin hatıratı bizim için önem arz etmektedir.

Fıkhın zirvesi olan Ebû Hanîfe’nin ilim ve irfan öncüleri sâlihlerin hayatından ve onların Müslümanlığının güzelliğinden bahsetmenin kendisi için fıkhi meselelerle ilgilenmekten daha hayırlı olduğunu söylediği nakledilmektedir. Çünkü ona göre salihlerin hayatındaki edep ve ahlak örnekliği fıkha da değer katan en önemli erdemlerdir.

Malik b. Dînâr, ömrünü halkın irşadı için harcayan salihlerin örnek hayatından bahsetmenin “Cennetten hediyeler olduğunu” söylerken, Süfyan b. Uyeyne’de “Salihlerden bahsedilince o meclise rahmet iner” derken manen dahi olsa onlar ile mücalesenin gönüldeki inşiraha katkısına vurgu yapmaktadırlar.

Selef uleması yanlarında müminlerin hüsnü zan beslediği salih bir kişinin adı geçtiğinde dahi hemen oturuşlarına çeki düzen verir edebe muğayir davranmamaya özen gösterirlerdi. Hatta Ahmed b. Hanbel’in o ilim güneşi önderlerden bahsederken bir yere yaslanmayı dahi uygun bulmadığı rivayet edilmiştir.  

Örnek Almak

Şüphesiz Kur’an ve sünnete ittiba noktasında önümüzdeki en mükemmel örnekler Peygamberimizin en hayırlı nesil olarak tavsif ettiği sahabe neslidir. Onlardan sonra gelen tabiin neslinin en faziletlisi olarak kabul edilen ve kendi döneminde etrafında bulunan herkese hidayet rehberi olan, ilim ve irfan önderi Hasan Basri Hazretlerinin Resulullah’ın ashabını örnek alıp, kendisini her haliyle onlara benzetme noktasındaki hassasiyeti kaynaklarda uzun uzadıya anlatılmaktadır. Sonraki nesiller de Hasan Basrî ve çağdaşı olan diğer alimleri örnek almış, onların yaptığı gibi bir taraftan ilmin varisleri olmuş bir taraftan da içinde bulundukları toplumların irşâdına vesile olmuşlardır.

Hizmetlerine Karşılık Dualarımızda Zikretmek

Cenâb-ı Hak da mü’minlerin, geçmişleri için şöyle duâ ettiklerini haber vermektedir: رَبَّـنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْا۪يمَانِ وَلَا تَجْعَلْ ف۪ي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا "Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma!”

Allah Resûlü (s.a.v.) bugün Mescid-i Nebevî’nin hemen yanında bulunan Bakî Kabristanı’ndaki ashâbını ve Uhud şehidlerini sık sık ziyaret ederlerdi. Hattâ bir gece Cebrâil (a.s.) Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) gelmiş ve Allah’ın Bakî ehline gidip onlar için istiğfar etmesini emrettiğini bildirmiş ve Efendimiz de (s.a.v.) hemen bu emre uyarak Cennetü’l-Bakî’yi ziyaret etmiştir.  İslâm davası uğruna mücadele edenleri unutmamış onları, ziyaret etmeyi, onlara dua etmeyi bir vefa gereği olarak ihmal etmemiş olan bir Peygamberin ümmeti olarak bizler de günümüze kadar canıyla, malıyla, ilmiyle, irfanıyla bu davaya hizmet etmiş, önderlik etmiş geçmişlerimizi unutmamalıyız.

Bir taraftan İslâm medeniyetinin inşasına katkı sunan ilim ehli önderlere dua ederken bir taraftan da bizi onların zümresine dahil etmesi için kendimize de dua etmeyi ihmal etmemeliyiz. Zira bir gayeye ulaşmayı bize müyesser kılacak olan Allah’tır. O bize tevfik ihsan etmezse, bizi kendi halimize bırakırsa beşeriyetin zaaflarıyla başa çıkmamız mümkün değildir. Hz. İbrâhim’in (a.s.) şu duası bizim için en güzel örnektir: رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ ﴿٨٣﴾ وَاجْعَلْ ل۪ي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِر۪ينَۙ ﴿٨٤﴾ وَاجْعَلْن۪ي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّع۪يمِۙ ﴿٨٥ ﴾   "Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni sâlih kimseler arasına kat. Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl. Beni Naîm cennetinin varislerinden eyle."

HAYATTA OLAN İLİM VE İRFAN ÖNCÜLERİNE KARŞI SORUMLULUKLARIMIZ

İlmi Birikimlerini Gelecek Nesillere İntikal Ettirmek

İlim ve hikmet ehli kişilerin yüklenmiş oldukları nebevi mirası vârissiz bırakmamak فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَۙ “Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun” ayetinin muhatabı olan bütün Müslümanların sorumluluğundadır. Ehl-i ilme iltifat etmemek, hayatta iken ilimlerine talip olmayıp ilmin alimlerle birlikte gitmesine sebep olmak telafisi mümkün olmayan bir yanlıştır. Halbuki Peygamberimiz (s.a.v.) الْحِكْمَةُ ‌ضَالَّةُ ‌الْمُؤْمِنِ يَأْخُذُهَا إِذَا وَجَدَهَا/ الْعِلْمُ”İlim/Hikmet mü’minin yitik malıdır. Onu bulduğunda almalıdır” buyurmuştur. Eğer müminler bu konuda zafiyet gösterirlerse bunun nelere mal olacağını da yine Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle açıklamaktadır. “Allah Teâlâ ilmi insanların hafızalarından silip unutturmak suretiyle değil, âlimleri öldürüp ortadan kaldırmak suretiyle alır. Neticede ortada hiçbir âlim bırakmaz. İnsanlar bir kısım cahilleri kendilerine lider edinirler. Onlara birtakım meseleler sorulur; onlar da bilmedikleri halde fetva verirler. Neticede hem kendileri doğru yoldan sapar, hem de insanları saptırırlar.”

İşte Rabbimizin  قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَۜ “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" ayetinin tezahürü de zikri geçen hadis ile ortaya çıkmış olmaktadır. İnsanlara Allah’ın dinini öğreten, hayrın anahtarları olan, Rabbini bilen ilim ehlinin ortadan kalkması ile meydan kendini bilmez cahillere kalır. Hem kendileri hak yoldan sapar hem de toplumu saptırırlar. İlimden mahrum oldukları için Allah korkusundan da yoksundurlar. Bu konuda Canâb-ı Hakk    اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ “Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar” buyurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.) insanların ilme ve ilim ehline karşı tutumlarını Ebû Mûsâ el-Eşʻarî’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle bir benzetmeyle açıklamaktadır: “Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidâyet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak ve kaygan arazidir. Ne su tutar ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile, buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir.”

İlme ve ilim ehline sıklıkla vurgu yapan ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler tarih boyunca gerek müstakil eserlerde gerekse kapsamlı eserlerin müstakil bölümlerinde bir araya getirilmiştir. İlme yapılan bu vurgu en geniş şekliyle anlaşılmış dini ilimlerin yanında maddî ilimlerin de gelişmesine katkı sunmuştur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da ilmin tahsilinde o ilmin toluma yansımasını sağlayan irfanın da ihmal edilmemiş olmasıdır.

Geçmişimize baktığımızda maddi ilim ve sanatların öğretiminde ve icrasında dahi İslâmî bir şuur edinmek adına manevi önderliğin göz ardı edilmediğini, meselâ çobanlığın peygamber mesleği görüldüğü, demircilerin kendilerini Hz. Dâvud’a (a.s.) nispet ettiklerini görmekteyiz. Bu hassasiyetin sonucunda “İlim Medeniyeti” diyebileceğimiz bir İslâm medeniyeti inşa edilmiştir.

Geçmişte bilgi adına elde edilen ne kadar birikim varsa bunların tamamından fazlası bugün belki çok kısa sürede elde edilmekte. Takip edilemeyecek bir hızda ilerleme kaydedilmektedir. Ancak bir taraftan bakıldığında da insanlar kişiliklerini, inançlarını, değerlerini, insanı insan yapan erdemlerini aynı hızda yitirmektedirler. Hatta bu durumun doğal bir süreç olarak ilerlemeyip tam aksine bilinçli bir şekilde yönetildiğini söyleyebiliriz. Bugün modern dünyada insanların önüne koyulan, takip etmeleri, beğenmeleri ve arka planda örnek almaları telkin edilen kişilerin genellikle ya iman ya da ahlâk yoksunu kimseler olduğunu görmekteyiz. İslam medeniyetinde ilim ve maneviyat öncülerinin insanı her şeyden önce Allâh’a hakkıyla kul, Resûlüne hakkıyla ümmet, mü’minler için de hakkıyla bir din kardeşi olmaya, her işte Hakk’ın rızasını aramaya yönlendirilirken, tam aksine günümüz insanı birileri tarafından bencilliğe hatta belki bunun en üst noktası olan, benliğini ilahlaştıran bir düşünce sapkınlığına doğru itilmektedir.

Bu madden zenginleşip manen yok oluş diyebileceğimiz durumdan kurtulmak için Hakkın rızasını her şeyin önünde tutan gerçek ilim ehline, toplumun maneviyatını imar edecek kanaat önderlerine ihtiyaç olduğu açıktır. Bilgi sahibi olmaktan çok daha ileri bir seviye olarak kabul edilen ilim elde etmek ancak ehli ile hemhâl olup kitaplara yazılamayan üstün değerleri de almakla mümkündür.

İslâm asgari düzeyde ilmi birikime sahip olmayı zorunlu kılmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v.)   طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ“İlim elde etmeye gayret etmek her Müslümana farzdır” buyurmaktadır. Ayrıca مَن خرَج في طَلَبِ العِلمِ ، فهو في سَبيلِ اللَّهِ حتى يرجِعَ “İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.” diyerek ilim talibinin hak bir mücadelenin içinde olduğunu ve  مَنْ سلَك طرِيقاً يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْماً ، سهَّلَ اللَّه لَهُ بِهِ طَرِيقاً إلى الجَنَّةِ“Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır” diyerek de ümidini kaybedenleri gayretlendirmektedir.

İlim ehli, Peygamberimizin (s.a.v.) ifadesiyle dünyadakilerin en hayırlılarındandır ve gıpta edilmeye layık olan nadir değerlerdendir. Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:الدُّنْيَا ملْعُونَةٌ ، ملْعُونٌ ما فِيهَا، إلاَّ ذِكرَ اللَّه تَعَالى ، وما والاَهُ ، وعَالماً ، أوْ مُتَعلِّماً “Dünya ve onun içinde olan şeyler değersizdir. Sadece Allah’ı zikretmek ve O’na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten âlim ve öğrenmek isteyen öğrenci bundan müstesnadır.” Abdullah b. Mesʻûd’dan (r.a.) rivâyet edilen diğer bir hadis-i şerifte ise Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: لا حَسَد إلاَّ في اثْنَتَيْنِ: رَجُلٌ آتَاهُ اللَّه مَالاً فَسلَّطهُ عَلى هلَكَتِهِ في الحَقِّ ، ورَجُلٌ آتاهُ اللَّه الحِكْمَةَ فهُوَ يَقْضِي بِهَا ، وَيُعَلِّمُهَا “Yalnız şu iki kimseye gıpta edilir: Allah’ın kendisine ihsân ettiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse ve Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimse.”

Özellikle öğreten taraf olmak ayrıca önemli bir fazilettir. Çünkü öğreten kişi hem öğrenme süreci hakkındaki müjdelere mazhar olmuş hem de insanların üstün ahlak ve faziletlere erişmesi için kıymetli bir çaba ortaya koymuştur. Bu çabanın sonucunda yayılmasına sebep olduğu her bir güzellikten muhakkak nasibini alacaktır. Bu noktada Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: مَنْ دعا إلى هُدىً كانَ لهُ مِنَ الأجْر مِثلُ أُجورِ منْ تَبِعهُ لا ينْقُصُ ذلكَ من أُجُورِهِم شَيْئاً  “Hidâyete davet eden kimseye, kendisine uyanların sevabı kadar sevap verilir. Bu onların sevaplarından da hiçbir şey azaltmaz.” buyurmaktadır Ayrıca ilmi birikimini başkalarına aktarıp en üstün hayırları elde etmelerine vesile olanlar ahirete irtihallerinden sonra dahi kıyamete kadar kazanç elde eden üç zümre arasında sayılmıştır.  Peygamberimiz (s.a.v.) bunu şöyle ifade etmektedir:إذا ماتَ ابْنُ آدَم انْقَطَع عَملُهُ إلاَّ مِنْ ثَلاثٍ : صَدقَةٍ جارية ، أوْ عِلمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ ، أوْ وَلدٍ صالحٍ يدْعُو لَهُ “İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.”

Bilgi, Tecrübe ve Ferasetlerinden İstifade Etmek/İstişare Etmek

Müşâvere ve istişâre, danışmak ve birbirinin görüşünü almak demektir. Müminlerin işlerini şûrâ ile yani sırf kendi aklı ve görüşü istikametinde değil de danışarak, görüş alışverişinde bulunarak, belki ortak bir karara vararak yürütmeleri öncelikle Rabbimizin emridir. Âl-i İmrân Sûresinde Peygamberimiz’e (s.a.v.) ve onun şahsında da bütün müminlere hitaben şöyle buyurmaktadır. فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ "Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşâvere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever."

Şûrâ Sûresinde de mü’minlerin belli başlı özellikleri sayılırken   وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْۖ “Onların işleri, aralarında istişâre iledir” buyrularak şûra/istişâre/müşâvere bu vasıflar arasında sayılmıştır.

İstişârenin en güzel misâlini Allah’ın Resûlü ortaya koymuştur. Dinle ilgili konularda vahyi beklediği ve Cenâb-ı Hakk’ın buyruğuna göre hareket ettiği halde, savaş ve barış gibi toplumun tamamını ilgilendiren, hele savaş gibi ölüm kalım meselesi olup vahiyle ilgisi bulunmayan, görüş ve ictihad ile halledilen konularda ashâbına danışır, onların görüşlerine başvururdu. Bedir’de düşman kervanına saldırıp saldırmamak, Uhud Gazvesi’nde şehri içeriden mi savunmak, yoksa şehir dışına çıkıp düşmanla savaşmak mı daha uygun olur diye ashâbının görüşlerini almıştı.  Resûlullah’ın vefatından sonra ashâb-ı kirâm da aynı şekilde hareket ettiler. Halife seçimi, dinden dönenlerle savaş, fethedilen arâzilerin kullanım şekli gibi hakkında âyet veya hadis bulunmayan hususlarda hep karşılıklı görüşerek, birbirlerine danışarak çözüm aradılar.

Bu örnek nesilden sonra gelip onları kendine rehber edinenler de işlerini aynı şekilde istişare ile yürütmeye gayret etmişlerdir. Pek çok idareci resmi işlerini görüştüğü devlet ricâlinin dışında ilim erbabı, basiret sahibi irfan önderlerinin de görüş ve tavsiyelerine önem vermişlerdir. Bunun en güzel örnekleriyle dolu olan İslâm tarihinden birkaç misal zikretmek yerinde olacaktır.

Meselâ kendisi de bir alim olan Nizamülmülk lakabıyla meşhur Hasan b. Ali, ilminin yanında ferasetiyle de temayüz etmiş, Sultan Muhammed Alparslan ve Melikşâh’a vezirlik yapmıştır. Bir taraftan onların hak mücadelesine destek olurken diğer taraftan da İslâm coğrafyasındaki ilk resmi eğitim kurumları olan Nizamiye Medreselerini kurmuş ve buraya alimleri davet etmiştir. İslam ilim tarihinin en önemli şahsiyetlerinden olan İmam Gazâlî Bağdat medresesinin başına getirilmiştir. İlme ve alimlere gösterilen bu teveccüh ile, onların kanaatlerine verilen kıymet ile bugün üzerinde yaşadığımız bu toprakların İslâm yurdu olmasının önü çılmıştır.

Osmanlı Devleti'nin ilk padişahı Osman Gazi ile ilk kadısı olan Şeyh Edebali'nin yakınlığı, topluma yön veren bir ilim ehli ve onun tavsiyelerine kulak veren bir idarecinin neler yapabileceği noktasında bizim için en güzel örneklerdendir. Küçük bir fidanın koskoca bir çınara dönüşmesine zemin hazırlayan bu tavsiyeler “Ey Oğul” gibi samimi bir hitap ile başlar ve şöyle devam eder:

“İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz…

Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Âcizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana...

Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana… Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...

Ey Oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı… Allâh Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübârek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalb versin.”

Şeyh Edebâli’nin ilim ve irfan süzgecinden geçmiş bu tavsiyelerini dikkate alan Osman bey, Devlet-i Âliyyenin temellerini bu kıymetli ilkeler üzerine kurmuştur.

Orhan Gazi de o gün İran’da bulunan Alaeddin Esved ve Dâvûd-i Kayseri gibi devrin meşhur alimlerini davet ederek İznik’te kurulan ilk Osmanlı medresesine müderris olarak atamış ve bu medresede başta Molla Fenarî olmak üzere pek çok alimin yetişmesine ortam hazırlamıştır.

Yine kaynaklarımız Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed ve II. Murad'ın Bursa’nın manevî mimarlarından olan Emîr Sultan'a saygı gösterdiklerini, sefere giderken onun eliyle kılıç kuşanıp duasını aldıklarını belirtir. Osmanlı padişahları Emîr Sultan'ın vefatından sonra da ona hürmet göstermeyi sürdürmüşler, Bursa'ya geldiklerinde türbesini mutlaka ziyaret etmişlerdir.

İlme âşık, âlime meftun bir padişah olarak bilinen Sultan II. Murad’ın sefere giderken bile kıymet verdiği âlimlerden bazılarını davet ettiği, onlara yakın olmaya özen gösterdiği, kendilerine müşkillerini danıştığı, münazaralarını dinlediği ve ilimlerinden istifade etmek için sık sık sohbetler tertipleyip bizzat katıldığı, özellikle Hacı Bayram Veli’ye karşı ayrı bir muhabbet duyup hürmet gösterdiği bilinmektedir.

Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri de şehrin imarı ve halkın irşat edilmesinde kendisine yardımcı olmaları için yüzlerce ilim ve maneviyat büyüğünü İstanbul’a davet etmiştir. Kılıçla yapılan fetihlerin ilimle yerleştirilmedikten sonra kalıcı olamayacağını iyi bilen Sultan Fatih, ilim ve irfan ehlinin İstanbul'da ikamet etmeleri için tüm imkanlarını seferber etmiştir. Devrin meşhur bilim adamlarından biri olan Ali Kuşçu’yu İrân’a geri dönmemesi için ikna etmiş ve Ayasofya medresesine müderris olarak atamıştır.  Fethin manevi kumandanı olarak bilinen Akşemsettin'in yanında kalmasını çok istemiş ancak bu mümkün olmamıştır. Ayrıca Sultan Fatih’in, İstanbul’da yaptığı güzel çalışmalar sebebiyle Ebu'l Vefa'ya karşı da çok özel bir muhabbeti olduğu bilinmektedir. Rivayete göre padişah bir gün adamlarından birini göndererek sohbetlerinden ve nasihatlerinden istifade etmek için bu büyük insanı saraya davet etmiş ancak Şeyh Ebu'l Vefa bu davete icabet etmeyeceğini bildirmiştir. Daveti kabul edilmeyen Cihan padişahı Fatih tebessüm etmiş ve "O gelmezse¸ biz onun ayağına gideriz" diyerek bu maneviyat sultanının kapısına kadar gitmiştir.

Evliya Çelebi, eşsiz eseri Seyahatnâme’de yedi padişahın Aziz Mahmut Hüdâyi Hz.lerinin elini öptüğünü ve kendisinin yüz yetmiş bin talebesi olduğunu aktarmaktadır. Hüdâyi Hazretleri devrin padişahlarıyla yakın ilgi kurmayı başarmış, III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman gibi padişahlara mektuplar yazmış ve öğütler vermiştir.

Ellerinde bulundurdukları muazzam gücü zalimce değil, zulme karşı; Hakka rağmen değil, Hak yolunda kullanmaları noktasında Sultanların aklını, fikrini, gönlünü, ufkunu açan bu ilim ve irfan erlerinin ne büyük bir vazife icra ettikleri bugün belki daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü tarih onları ve onlara değer verenleri hayırla ve minnetle yad etmeyi gerektirmektedir.

Bu misallere baktığımızda bir tarafın   يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ  "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun" ayetinin gereğini yerine getirdiğini, diğer tarafın da مَنْ دَلَّ عَلَى خَيْرٍ فَلهُ مثلُ أَجْرِ فَاعِلِهِ “Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın ecri gibi sevap vardır” hadisinin mucibince telkinlerde bulunarak manevi önderliğin, yol gösterici olmanın en güzel örneklerini ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.

3. Gerektiğinde Uyararak Yardımcı olmak

Allah tarafından kendilerine tevdi edilen bir vazifeyi icra etmeleri sebebiyle Peygamberlerden başkası hatadan korunmuş değildir. Peygamberlerin söz ve fiilleri şerʻî delil olduğu için onların masum olmaları teşriʻin gereğidir. Aksi takdirde Allah’ın koyduğu şeriatın bizzat onu insanlığa tebliğ eden Peygamber tarafından çiğnenmesi gibi abes bir sonuç çıkacaktır.

Peygamberlerden başka hiçbir insanın böyle bir konumu ve mükellefiyeti olmadığı için masum olması, yani günah işlemekten bizzat Allah tarafından alıkonulması gibi bir durum söz konusu değildir. Dolaysıyla her kim temel İslâmi ilkeleri, şeriatın hükümlerini çiğner, Kurân ve sünnete muhalif bir davranış sergilerse öncelikle din kardeşliğinin gereği olarak yakın çevresi tarafından uyarılmalıdır.

Müminlerin emiri, adalet timsali, hakkı bâtıldan ayırma kabiliyetiyle Resulullah’ın (s.a.v.) teveccühüne mazhar olmuş, cennetle müjdelenmiş, Hz. Ebû Bekir’den sonra bu ümmetin en faziletlisi kabul edilen Hz. Ömer el-Fârûk bir gün hutbede kadınların mehirlerine bir sınır getirdiğini ilan eder. İndikten sonra bir kadının, “Ey müminlerin emiri! Allah’ın kitabı mı uyulmaya daha layıktır? Yoksa senin sözün mü?” şeklindeki sorusuna “Tabiki Allah’ın kitabı daha layıktır” diye cevap verir. Bu cevap üzerine kadın itiraz noktasını şöyle açıklar: “Sen az önce yüksek miktarda mehir istemeyi yasakladın ancak Allah Teâlâ وَاٰتَيْتُمْ اِحْدٰيهُنَّ قِنْطَاراً فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْـٔاًۜ ‘Onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın’ buyuruyor.” Bunun üzerine Hz. Ömer birkaç defa كُلُّ أَحَدٍ أَفْقَهُ مِنْ ‌عُمَرَ “Herkes Ömer’den daha iyi biliyor” diyerek geri döner ve az önce hitap ettiği cemaate “Ben az önce yüksek miktarda mehir vermenizi yasaklamıştım. Şimdi düzeltiyorum ve diyorum ki herkes malına göre dilediği kadar verebilir” diyerek hakikatin aydınlığına teslim olmuştur.  

Bu hadise bize gösteriyor ki insanların önünde olup onların işlerini gören, topluma yön veren kişiler, ilim irfan öncüleri her ne kadar ilimlerine ve basiretlerine güvenilse, kendilerine karşı hüsn-ü zan beslense dahi, Hz. Ömer gibi hak için benliklerini feda edebilmeli, muhatapları da çekinmeden, açık hatalarda hikmet aramadan, eğip bükmeden hakikati söyleyebilmedir. Allah’ın kitabına veya Resûlünün sünnetine muhalif bir hüküm, fetva, davranış gördüğünde mü’mine düşen, kardeşliğin gereği olarak karşısındakini usulünce uyarmaktır. Yanlış üzere kalmasına razı olup darılmasın, gücenmesin, ayıp olmasın diyerek hakkı söylememek iyilik değil aksine hata yapanın hatalarına karşı gözlerini kör etmektir. Onu yanlıştan kurtarmak yerine helake sürüklemektir.

Toplumu hayra yönlendirip hidayetlerine vesile olma noktasında en güzel örneklerden biri olan Hasan-ı Basrî hazretleri bir gün kendisine gelip: “İlim ehlinden bazıları bizi öyle korkutuyorlar ki kalplerimiz korkudan yerinden çıkacak gibi oluyor. Bunlara karşı bize ne tavsiye edersiniz?” diye soran kimseye şöyle cevap vermiştir: “Allah’a yemin olsun ki, emniyeti elde edene kadar seni korkutanlarla arkadaşlık etmen, sana emniyet telkin ederek neticede korkularla yüz yüze bırakan insanlarla arkadaşlık etmenden daha hayırlıdır.”

Bu hakikat Arapça bir meselde şöyle özetlenir: صديقك ‌من ‌صَدَقك ‌لا ‌من ‌صدّقك “Dostun seni doğrulayan değil sana doğruyu söyleyendir”

SONUÇ

Dinimiz İslâm’ın ilk muhataplarından itibaren Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetini en iyi şekilde öğrenen nebevi ilim mirasından payını alarak büyük bir hayra erişen ve bu vesileyle mü’minlerin hüsn-ü zannına mazhar olmuş ve bulundukları bölgede ilim ve irfan önderleri haline gelmiş, insanların hidayetine vesile olmuş geçmişlerimizi evvela dualarımızda anmayı ve onları hayırla yad etmeyi ihmal etmemeliyiz. Ardından onların hakkıyla müdafaa ettikleri İslâm davasına destek olmalı ve bırakmış oldukları ilim mirasına sahip çıkmalıyız.

Aynı değerlere sahip olan günümüz ilim ve irfan ehline, ferasetle topluma yön veren, halkı Hakka yönlendiren hakikat erlerine karşı ise öncelikle vâris olmaya, onların birikimlerini gelecek nesillere aktarmaya gayret göstermeliyiz.  فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَۙ “Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun” ayetinin mucibince onların bilgi ve tecrübelerinden özellikle de marifet ile elde edilen ferasetlerinden istifade etmeliyiz.  يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun" ayetindeki emri ilâhiye tabi olarak bize doğruyu söyleyen dostlar edinmeli, hem madden hem de manen onlarla birlikte olmaya gayret etmeliyiz.

Alim, abid ve zahid, Şam diyarının ilim irfan yuvası olmasına önemli katkılar sunan büyük sahabi Ebü’d-Derdâ’nın (r.a.) rivayet ettiği, ilmin ve ilim ehlinin kıymetini bizlere hatırlatan şu hadis ile sözlerimizi tamamlayalım. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki: منْ سلك طَريقاً يَبْتَغِي فِيهِ علْماً سهَّل اللَّه لَه طَريقاً إلى الجنةِ ، وَإنَّ الملائِكَةَ لَتَضَعُ أجْنِحَتَهَا لِطالب الْعِلْمِ رِضاً بِما يَصْنَعُ ، وَإنَّ الْعالِم لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ منْ في السَّمَواتِ ومنْ في الأرْضِ حتَّى الحِيتانُ في الماءِ ، وفَضْلُ الْعَالِم على الْعابِدِ كَفَضْلِ الْقَمر عَلى سائر الْكَوَاكِبِ، وإنَّ الْعُلَماءَ وَرَثَةُ الأنْبِياءِ وإنَّ الأنْبِياءَ لَمْ يُورِّثُوا دِينَاراً وَلا دِرْهَماً وإنَّما ورَّثُوا الْعِلْمَ ، فَمنْ أَخَذَهُ أَخَذَ بِحظٍّ وَافِرٍ  “Bir kimse, ilim elde etmek arzusuyla bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır. Muhakkak melekler yaptığından hoşnut oldukları için ilim öğrenmek isteyen kimsenin üzerine kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta suyun içindeki balıklar bile âlim kişiye Allah’tan mağfiret dilerler. Âlimin âbide karşı üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Şüphesiz ki âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler altın ve gümüşü miras bırakmazlar; sadece ilmi miras bırakırlar. O mirası alan kimse, bol nasip ve kısmet almış olur.”

Allah, cümlemize bu değerli mirasa sahip çıkan, koruyup kollayan ve sonraki nesillere aktaran, bu gayret neticesinde toplumların hidayetine vesile olan kâmil mü’minlerden olmayı nasip eylesin.

VAAZI İNDİR

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları