ÖZÜ SÖZÜ BİR OLMAK:MÜMİNİN ŞAHSİYET AYNASI

Haftanın Vaazı.. 03.07.2026 tarihli: "Özü Sözü Bir Olmak: Müminin Şahsiyet Aynası" konulu Haftanın Vaazı sitemize yüklenmiştir..

Özü Sözü Bir Olmak: Müminin Şahsiyet Aynası

Hamd, kalpleri doğrulukla dirilten, kullarını sadakat ve ihlasla yücelten Allah'a mahsustur. 

Salât ve selâm, doğruluğun ve güvenilirliğin zirvesi olan Efendimiz Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.), ailesine, ashabına ve kıyamete kadar onun yolundan gidenlerin üzerine olsun.

Değerli Kardeşlerim!

İnsan hayatını ayakta tutan bazı değerler vardır. Bunlardan biri ilimdir, biri adalettir, biri merhamettir. Fakat bütün bu güzellikleri ayakta tutan, onları anlamlı hâle getiren çok önemli bir değer daha vardır: Doğruluk...

Bir insanın sözüne güvenilmiyorsa, makamının da malının da bilgisinin de bir kıymeti kalmaz. Çünkü güven, doğruluğun meyvesidir. Güvenin olmadığı yerde dostluk kurulmaz, aile ayakta kalmaz, toplum huzur bulmaz.

Ne yazık ki yaşadığımız çağda insanlar, görünüşe her zamankinden daha fazla önem verirken; özü, samimiyeti ve içtenliği ihmal edebiliyor. İnsanlar bazen başka görünmek için çabalıyor; olduğu gibi görünmekten çekiniyor. Diliyle söylediğini kalbi tasdik etmeyebiliyor. İnsanların yanında başka, yalnız kaldığında bambaşka bir kimliğe bürünebiliyor.

Hâlbuki Müslüman, iki ayrı yüz taşıyan insan değildir. Onun kalbiyle dili, sözüyle ameli, niyetiyle davranışı bir bütündür. Çünkü iman, sadece dille söylenen sözlerden ibaret değildir; kalpte yer eden, hayata yansıyan bir hakikattir.

İşte bugün üzerinde duracağımız konu, mümin şahsiyetinin en belirgin vasıflarından biri olan; özüyle sözü bir olmak, doğruluk, samimiyet ve dosdoğru bir hayat yaşamaktır. Rabbimizin emrine kulak vererek, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) örnekliğinde bu güzel ahlakı birlikte tefekkür etmeye çalışacağız.

Yüce Rabbimiz bizlere şöyle buyurmaktadır:

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْاْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Yanındakiler de tövbe etsinler. Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir." (Hûd Suresi, 112)

Aziz Müminler!

Özü sözü bir olmak, kişinin iç dünyasındaki düşünceleri, niyetleri ve kalbinden geçenleri ile dudaklarından dökülen ifadelerin birbirini tutması, yani tam bir dürüstlük ve samimiyet içinde olması anlamına gelir. İçi dışı bir olmak; İçtenliği, güvenilirliği ve ikiyüzlülükten uzak durmayı temsil eden en önemli ahlaki değerlerden biridir. 

Çünkü, bir insanın dili başka, kalbi başka olursa; sözü başka, davranışı başka olursa güven kaybolur. Güvenin kaybolduğu yerde huzur olmaz, bereket olmaz, kardeşlik olmaz.

Mümin, insanların yanında başka, yalnız kaldığında başka biri değildir. Mümin, makam karşısında başka, menfaat karşısında başka konuşan kişi değildir. Mümin, her şartta hakikatin yanında duran insandır.

Müslüman sözü gibi özü de doğru olup kalbini kötü duygu ve düşüncelerden arındırmalıdır. Müslüman düşündüğü gibi konuşmalı, konuştuğu gibi olmalıdır. Allah’ın kendisini her an görüp gözettiğini bilen, sağında ve solunda bekleyip her söylenileni eksiksiz yazan iki meleğin bulunduğu şuurunda olan bir Müslüman nasıl doğruluk ve dürüstlükten ayrılabilir ki! Nitekim Peygamberimiz (sav) buyuruyor: “Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 198.) buyurur. Anlaşılmaktadır ki özüyle sözüyle dosdoğru olmak Müslümanlığın gereğidir. 

Kur'an'ın Çağrısı: Doğruluk

Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun." (Tevbe, 119)

Bu ayet bize sadece doğru söz söylemeyi değil, doğruluğu hayat tarzı haline getirmeyi emretmektedir.

Başka bir ayette Rabbimiz şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُون

كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُون

"Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazap sebebidir." (Saff, 2-3)

Ne kadar sarsıcı bir ikaz!

Allah Teâlâ sadece yalanı değil, insanın söylediği ile yaptığı arasındaki uçurumu da kınamaktadır.

Bugün insanlar sözlerden çok örneklere bakmaktadır. Evlatlar anne babanın söylediklerinden çok yaşadıklarını örnek alır. Cemaat imamın anlattıklarından çok hayatına bakar. İnsanlar vaazlardan çok şahsiyetleri dinlerler.

Peygamberimizin En Büyük Sermayesi: Güvenilirlik

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) henüz peygamber olmadan önce Mekke'de "el-Emîn" diye tanınıyordu.

Çünkü onun özü de sözü de birdi.

Efendimiz şöyle buyurmuştur:

عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ، فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ

"Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk iyiliğe götürür, iyilik de cennete götürür." (Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103)

Yine Efendimiz buyurur:

آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ: إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ، وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ

"Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine emanet edildiğinde ihanet eder." (Buhârî, Îmân, 24; Müslim, Îmân, 107)

Dikkat edelim...

Hadiste geçen üç özellik de öz ile söz arasındaki kopukluğun sonucudur.

Menfaatler Çakıştığında Hak Tarafını Seçebilmek

Aziz Kardeşlerim!

Doğruluk kolay zamanların değil, zor zamanların imtihanıdır.

İnsan doğruluğunu menfaatleriyle çatışmadığı sürece koruyabilir. Asıl mesele menfaat ile hakikat karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkar.

Bir makam elde etmek için mi konuşacağız?

Bir kazanç uğruna mı susacağız?

Bir dostu kaybetmemek için haksızlığı mı savunacağız?

Akrabamız diye adaletten vaz mı geçeceğiz?

İşte müminin büyüklüğü burada ortaya çıkar.

Kur'an bize şöyle emreder:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقَيرًا فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

"Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan ve Allah için şahitlik eden kimseler olun. Bu şahitlik kendinizin, anne-babanızın veya yakınlarınızın aleyhine de olsa..." (Nisâ, 135)

İşte Kur'an ahlâkı budur.

Kendi aleyhine olsa da doğruyu söylemek...

Yakını aleyhine olsa da hakkı savunmak...

Menfaat kaybına uğrasa da adaletten ayrılmamak...

Çünkü mümin bilir ki kısa vadeli kazançlar geçicidir; Allah'ın rızası ise ebedîdir.

Hz. Ömer'in Adaleti

Hz. Ömer (r.a.) bir gün hutbede cemaatin karşısına çıktı.

Bir sahabi ayağa kalkıp:

"Ey Ömer! Seni dinlemeyiz." dedi.

Sebebini sorunca devlet malından aldığı kumaşın diğerlerinden fazla göründüğünü söyledi.

Hz. Ömer hemen oğlunu çağırdı. Oğlu kendi hakkı olan kumaşı babasına verdiğini açıklayınca mesele anlaşıldı.

Hz. Ömer kızmadı.

Çünkü hakikat karşısında nefsini savunmak yerine açıklık ve şeffaflığı tercih etti.

İki Yüzlülükten Sakınmak

Bediüzzaman Said Nursî şöyle der:

"Doğruluk İslâmiyet'in esasıdır."

Yine Mevlânâ Hazretleri:

"Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün." demiştir.

Bu söz aslında öz ile sözün birleşmesini ifade eder.

İnsanların beğenmesi için başka bir yüz, Allah'ın gördüğü yerde başka bir yüz taşımak mümine yakışmaz.

Çünkü Allah Teâlâ dış görünüşe değil, kalplere bakmaktadır.

Peygamber Efendimiz buyurur:

إِنَّ اللّٰهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ وَلٰكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ

"Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, Birr, 34)

Tefekkür Edelim

Kardeşlerim!

Acaba evimizde göründüğümüz insan ile camide göründüğümüz insan aynı mı?

İnsanların yanında konuştuğumuz sözlerle yalnız kaldığımızdaki davranışlarımız aynı mı?

Menfaatimiz söz konusu olduğunda da doğruluğu savunabiliyor muyuz?

Haksızlık yapan kişi yakınımız olduğunda tavrımız değişiyor mu?

Bir kazanç elde edeceğimiz zaman harama karşı hassasiyetimiz devam ediyor mu?

İşte bütün bunlar özümüz ile sözümüzün ne kadar bir olduğunu gösteren aynalardır.

Aziz Müminler!

Bu dünya gösteriş dünyası değildir. Bu dünya hakikat ve samimiyet imtihanıdır.

Allah katında değerli olan; çok konuşmak değil, konuştuğunu yaşamaktır.

Çok vaat etmek değil, sözünde durmaktır.

Doğruluğu menfaat olduğu zaman değil, menfaati kaybettirdiği zaman da koruyabilmektir.

Hak ile menfaat karşı karşıya geldiğinde hakkı seçebilmektir.

Çünkü mümin bilir ki;

Menfaat geçicidir, Allah'ın rızası ebedîdir.

Kazanç geçicidir, karakter kalıcıdır.

İnsanların alkışı geçicidir, Allah'ın hoşnutluğu sonsuzdur.

İnsan, dilinden çıkan sözlerle değil, sözünün arkasında durduğu ölçüde değerlidir. Çünkü söz söylemek kolaydır; zor olan o sözü hayatın içinde yaşayabilmektir. Nice insanlar vardır ki hakikati anlatırlar fakat yaşamazlar. Nice insanlar da vardır ki çok konuşmazlar ama halleri, sözlerinden daha etkili olur.

Eskiler şöyle demiştir:

"Lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden daha tesirlidir."

"İnsanın yaşantısı, sözlerinden daha etkili konuşur."

Bugün insanların İslam'dan uzaklaşmasının sebeplerinden biri İslam'ın güzelliği değildir; Müslümanların bazen anlattıklarıyla yaşadıkları arasındaki mesafenin büyümesidir.

Çünkü insanın özü ile sözü arasındaki uyum ne kadar kuvvetliyse, tesiri de o kadar büyüktür.

Fahreddin er-Râzî, Tevbe Suresi 119. ayetin tefsirinde dikkat çekici bir noktaya temas eder:

"Doğrularla beraber olun emri, sadece doğru sözlü insanlarla oturup kalkmayı değil, onların ahlakını kuşanmayı da ifade eder."

Çünkü insan birlikte bulunduğu kimselere benzer.

İmam Gazâlî der ki:

"İnsan önce kalbinde yalan söyler, sonra dili yalan söyler."

Yani dilde görünen bozukluğun kökü kalpte başlar.

Bir insan sürekli kendisini kandırıyorsa, zamanla başkalarını da kandırmaya başlar.

Kardeşlerim!

Özü sözü bir olmak, rahat zamanların ahlakı değildir.

Asıl mesele menfaatlerin çatıştığı anda ortaya çıkar.

Doğruyu söylemek sana zarar verecekse...

Adaleti savunmak dostunu kaybettirecekse...

Hakkı desteklemek makamını tehlikeye atacaksa...

İşte o an imtihan başlar.

İmam Şafii'nin şu sözü ne kadar manidardır:

"Hak ile insanlar arasında tercih yapman gerekirse hakkı seç; çünkü hak kalıcıdır, insanlar değişir."

Bugün birçok insan doğruluğu seviyor ama bedelini ödemek istemiyor.

Oysa peygamberlerin hayatı bize gösteriyor ki hakikat çoğu zaman bedel ister.

Mekkeliler Efendimize düşmandılar.

Fakat mallarını yine ona emanet ediyorlardı.

Neden?

Çünkü onun özü ile sözü birdi.

Hicret gecesi bile müşriklerin emanetlerini Hz. Ali'ye teslim edip sahiplerine iade ettirmişti.

Düşünün...

Canına kasteden insanların mallarını bile koruyor.

Çünkü doğruluk şartlara göre değişen bir ahlak değildir.

Doğruluk karakterdir.

İmam-ı Azam Ebû Hanife büyük bir tüccardı.

Bir gün ortağına bir kumaş gönderdi.

Kumaşta küçük bir kusur vardı.

"Satarken kusurunu mutlaka söyle." dedi.

Ortak kumaşı sattı ama kusuru söylemeyi unuttu.

İmam-ı Azam bunu öğrenince o satıştan elde edilen kazancın tamamını fakirlere dağıttı.

Çünkü onun gözünde haram şüphesi taşıyan bir kazanç, servet değil yüktü.

Bugün insanlar küçük bir menfaat için doğruluktan taviz verebiliyor.

O büyük imam ise şüpheli bir dirhemi bile kalbine yük görmekteydi.

Bediüzzaman Said Nursî şöyle der:

"Doğruluk İslamiyet'in hayatıdır. Yalan ise küfrün esasıdır."

Bir başka yerde ise:

"Mümin her söylediği doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değildir."

Bu söz bize hikmeti öğretir.

Doğruluk sadece doğru bilgi vermek değildir.

Doğruluk aynı zamanda niyetin, üslubun ve maksadın da doğru olmasıdır.

Yunus Emre şöyle der:

**"Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz."**

Söz, insanın iç dünyasının aynasıdır.

Kalp temizse söz de temiz olur.

Kalp samimiyse söz de samimi olur.

Kalp doğruysa dil de doğru olur.

Rivayet edilir ki Hasan-ı Basrî Hazretleri ağlayarak şöyle demiştir:

"Korkarım ki kıyamet günü Allah bana, insanlara anlattığın hakikatleri kendin ne kadar yaşadın diye sorar."

İşte gerçek âlimlerin korkusu budur.

Başkalarına anlattıklarıyla kendi hayatları arasındaki mesafeden korkmuşlardır.

Bugün bizim de kendimize sormamız gereken soru budur:

"Anlattığım kadar yaşıyor muyum?"

"Çocuklarıma öğrettiğim ahlakı ben taşıyor muyum?"

"Doğruluğu savunduğum kadar doğruluğun bedelini ödeyebiliyor muyum?"

Aziz Kardeşlerim!

Bir gün herkesin maskesi düşecek.

Makamlar bitecek.

Unvanlar kaybolacak.

Alkışlar susacak.

İnsanların hakkımızdaki övgüleri sona erecek.

Geriye yalnızca Allah'ın bildiği gerçek şahsiyetimiz kalacak.

O gün bizi kurtaracak olan şey, insanların gözündeki imajımız değil; Allah katındaki samimiyetimiz olacaktır.

İbn Ataullah el-İskenderî'nin şu sözü bunun ne güzel ifadesidir:

"İnsanların seni övmesi seni yükseltmez; insanların seni yermesi de seni alçaltmaz. Seni yükselten Allah katındaki halindir."

Öyleyse gayemiz insanların gözünde büyük görünmek değil, Allah'ın katında doğru ve dürüst kul olabilmek olmalıdır.

Ebû Zeyd Üsâme b. Zeyd (r.a.) rivayet ediyor:

يُجَاءُ بِالرَّجُلِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيُلْقَى فِي النَّارِ، فَتَنْدَلِقُ أَقْتَابُ بَطْنِهِ، فَيَدُورُ بِهَا كَمَا يَدُورُ الْحِمَارُ بِالرَّحَى، فَيَجْتَمِعُ إِلَيْهِ أَهْلُ النَّارِ، فَيَقُولُونَ: يَا فُلَانُ، مَا لَكَ؟ أَلَيْسَ كُنْتَ تَأْمُرُنَا بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَانَا عَنِ الْمُنْكَرِ؟ فَيَقُولُ: بَلَى، كُنْتُ آمُرُ بِالْمَعْرُوفِ وَلَا آتِيهِ، وَأَنْهَى عَنِ الْمُنْكَرِ وَآتِيهِ

"Kıyamet günü bir adam getirilir ve cehenneme atılır. Bağırsakları dışarı çıkar. Eşeğin değirmen taşı etrafında döndüğü gibi onların etrafında döner. Cehennem ehli onun etrafında toplanır ve:

'Ey filan! Sana ne oldu? Sen bize iyiliği emretmez, kötülükten sakındırmaz mıydın?' derler.

O da:

'Evet, iyiliği emrederdim ama kendim yapmazdım; kötülükten sakındırırdım ama kendim işlerdim.' der." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk 10; Müslim, Zühd 51)

Enes b. Mâlik'ten rivayetle Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

مَرَرْتُ لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِي عَلَى أَقْوَامٍ تُقْرَضُ شِفَاهُهُمْ بِمَقَارِيضَ مِنْ نَارٍ، فَقُلْتُ: مَنْ هَؤُلَاءِ يَا جِبْرِيلُ؟ قَالَ: خُطَبَاءُ مِنْ أُمَّتِكَ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ، وَيَقْرَؤُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَلَا يَعْمَلُونَ بِهِ

"Miraç gecesinde dudakları ateşten makaslarla kesilen bir topluluğa uğradım. 'Ey Cebrâil! Bunlar kimdir?' diye sordum.

Cebrâil:

'Bunlar ümmetinden insanlara iyiliği emredip kendilerini unutan, Allah'ın kitabını okuyup onunla amel etmeyen hatiplerdir.' dedi." (Ahmed b. Hanbel, Müsned; Beyhakî, Şuabu'l-İman)

Allah Teâlâ İsrailoğullarına hitaben buyurur:

أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنسَوْنَ أَنفُسَكُمْ وَأَنتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ

"Siz insanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik kitabı da okuyorsunuz. Hiç akletmez misiniz?" (Bakara, 44)

İbn Kesîr bu ayetin tefsirinde şöyle der:

"Bu ayet insanlara hayrı tavsiye edip kendisi onu terk eden herkesi kapsamaktadır."

Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanların en çok korktuğum kısmı, dili alim fakat kalbi cahil olan kimselerdir."

Çünkü onların sözleri güzel, amelleri eksik olunca insanlar dinden soğuyabilir.

Dengeyi Unutmamak Gerekir

Burada önemli bir noktayı da belirtmek gerekir:

Bir insanın eksikleri var diye iyiliği emretmeyi bırakması doğru değildir.

İmam Nevevî şöyle der:

"Kişi hem kendisi iyilik yapmalı hem de başkalarına emretmelidir. Birini terk etmesi diğerini de terk etmesini gerektirmez."

Yani;

Namazında eksik olan biri yine namazı tavsiye eder. 

Kendisinde kusur bulunan biri yine haramdan sakındırır. 

Ancak aynı zamanda kendi nefsini de düzeltmeye çalışır. 

Asıl tehlike, günah işlemek değil; günahı önemsememek ve başkalarına söylediği hakikati kendisinin yaşamamasıdır.

Bu sebeple Abdullah b. Mes'ûd'un şu sözü çok manidardır:

"Sizden biri insanları hayra çağırırken ilk önce kendi nefsinden başlasın."

Sözün Özü; 

Düşmanların bile senin özünde sözünde iyi bir kişi olduğunu tasdik edecek. Tıpkı Mekke müşriklerinin, peygamberimiz (asm) için söylediği “emin” vasfını kazanabilmek.

Lafa gelince Hz. Ömer, icraata gelince turist Ömer olmamak lazım.

Günümüzde komşuluklar yalan, arkadaşlıklar yalan, her şey yalan olmuş. Özümüz sözümüz bir olsaydı, iman içimizde tam olarak yer etseydi, malım kusurlu diyen esnafı görebilecektik. Eşler birbirine karşı fedakârlıkta bulunacaktı. Komşular ve arkadaşlar birbirine tahammül edebilecekti.

Dürüstlük zor zamanda belli olur. Kolay zamanda herkes dürüsttür zaten. Sıkıntılı anlarda özü sözü bir olmalı. Genişlik zamanlarında herkes kendisini en doğru sözlü sanır.

Çocuklarımıza doğru sözlü olmayı öğretmeliyiz. Öyle ki çocuk benim babam diyorsa doğrudur diyebilmeli. Çocuk, babasının sözü ile eylemi arasında fark gördüğü zaman zamanla kendisi de bu yola tevessül edecektir.

Şöyle bir düşünelim; acaba çevremizde kaç kişi konuştuğumuzda, ticari ilişkilerimizde ve söz verdiğimizde sözümüzü tutacağımız konusunda bize tam olarak güvenmektedir. Yahut biz karşımızdaki insanlara bu konularda ne kadar güvenmekteyiz? Eğer bu gün kimse kimseye güvenmiyor diyorsak işte bunun sebebi Rabbimizin “dosdoğru ol” emrini hakkıyla yerine getirmeyişimizdendir. Yalandan uzak durmak ve doğruluk üzere bulunmak, hepimizin en başta gelen dinî ve ahlaki görevlerimizdendir. Doğruluk şeref, izzet, yücelik; yalancılık ise zillettir.

 “Rabbimiz Allah’tır” diyen sonra da devamlı bu söze uygun yaşayanlara ne bir korku vardır ne de onlar üzüntü çekeceklerdir. (Ahkāf Suresi – 13)

Rabbimiz bizleri doğruluktan ayrılmayan kullarından eylesin.

Kalbi ile dili, özü ile sözü bir olan kullarından eylesin.

Menfaatler çatıştığında hakkın yanında durabilmeyi nasip eylesin.

Bizi doğrularla beraber haşretsin.

"Allah'ım! Bizi doğrulardan eyle, doğrularla beraber haşret ve kalplerimizi hak üzere sabit kıl."

VAAZI İNDİR

Hazırlayan: Şaban PEKER / Sakarya Akyazı Baş Vaizi