İbadetlerde İhlas ve Samimiyet
İbadetlerde İhlas ve Samimiyet
İhlas; Kişinin bütün varlığı ve benliği ile Allah'a kulluk etmesi ve bu kulluğun da ondan başkasını düşünmemesidir.

İBADETLERDE İHLAS ve SAMİMİYET

İslam öncesi cahiliye dönemini yaşayan Arap toplumu, şirk bataklığına saplanmış, insanî ve ahlakî ilkelerini yitirmiş, hak ve adaletten saparak,  inanç ve itikat yönünden büyük bir boşluğa düşmüştü. Bu çerçevede toplumu ve değer sistemini yeniden inşa etme yolunda Yüce Allah, gönderdiği Kitabı Mübin olan Kur’an’da hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran kıstasları da belirlemiştir. İşte ihlas, gerek inanç, gerekse kulluk ve ibadetlerle ilgili amelleri hak veya batıl oluşlarını belirleyen temel dini ölçütlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sözlükte “arınmak, saflaşmak, kurtulmak” mânasındaki hulûs / halâs kökünden türetilmiş olup “bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırmak, saflaştırmak” anlamına gelen ihlâs kelimesi, terim olarak “ibadet ve iyilikleri riyadan ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmak” demektir. İslâmî literatürde ihlâs daha geniş olarak şirk ve riyadan, bâtıl inançlardan, kötü duygulardan, çıkar hesaplarından ve genel mânada gösteriş arzusundan kalbi temizlemeyi, ve her durumda yalnızca Allah’ın rızâsını gözetmeyi ifade etmektedir. (Râgıb el-İsfahânî, Müfredât, “ḫlṣ” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ḫlṣ” md.; Gazzâlî, IV, 379-380).

İhlâs; bir kalp hareketi ve ruhanî bir davranıştır. Kalp temizliğinin ve sağlamlığının bir delilidir. Yalnız Allah'ın rızasını arayan bir niyettir. Kişinin bütün varlığı ve benliği ile Allah'a kulluk etmesi ve bu kulluğun da ondan başkasını düşünmemesidir. Ayrıca İhlâs, "kalbi garaz şüphesi ve zan eğriliğinden temiz tutmaktır" şeklinde tarif edilmiştir. İhlâsta yapıları işlerde riya, gösteriş, menfaat ve şöhret gayesi yoktur. Sadece Allah’ın (c.c) rızâsı talep edilir. 

İhlas müminlere has bir özellik olup, iman ve ibadetlerin kabul olmasının şartlarından biridir. Kur'an'ın gönderilmesinin hikmetlerinden biri de insanların. "Dini Allah 'a halis kılarak" ibadet etmelerini sağlamak, onları şirk ve riyadan neticede hüsrana uğramaktan kurtarmaktır. Beyyine Sûresinde Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır; 

وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ 

 Halbuki onlara, Allah’a kulluk etmeleri, Hanîfler olarak O’na yürekten inanıp boyun eğmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emredilmişti. Doğru din de işte budur. (Beyyine: 98/5)

Ayet-i kerimede geçen “dini Allah (cc)’a has kılmak” ifadesi, yalnızca Allah (c.c)’a itaat etmek, ibadette hiçbir şeyi ona ortak koşmamak, tevhid üzere olmak  anlamına gelmektedir. Yani ibadetlerin sadece Allah (c.c) için yapılmasıdır. Bu, Yüce Allah (c.c)’ın emridir. İbadetin nasıl yapılacağını ibadeti emreden belirleyeceğine göre yüce yaratıcının bu noktada yaptığı uyarılara dikkat etmek ibadetlerin geçerli olması noktasında son derece önemlidir.

Kul, ihlas ile yapacağı ibadetleri neticesinde şeytanın karşısına çıkaracağı engelleri aşacak, ondan gelebilecek hile ve tuzaklardan da sağ salim kurtulacaktır. 

قَالَ رَبِّ بِمَا اَغْوَيْتَنٖى لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِى الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعٖين اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصٖينَ

İblis, "Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım" dedi.  (Hicr: 15/39-40)

Ayeti Kerîmede iki husus ön plana çıkmaktadır. Birincisi, şeytanın iğvası / azdırması diğeri ise samimi insanların ihlasıdır. Burada,  şeytanın insanoğluna olan ezelî ve ebedî düşmanlığına işaret edilmiş, onu doğru yoldan saptırmak için, gece, gündüz demeden gayrimeşru şeyleri ona güzel, süslü göstermeye çalışacağına dikkat çekilmiştir. Bu azdırma tuzağına düşmemek ve ondan korunmak için insanın yegâne sığınağı ihlastır / samimi kul olmaktır.  Bunun anlamı şudur: Şeytan güzeli çirkin, çirkini güzel gösterme özelliğine sahiptir. İnsanın bu tuzaktan korunmak için Allah’ın yardım ve inayetinden başka hiçbir sığınağı yoktur. “Ancak senin ihlasa erdirdiğin kimseler müstesna.” ifadesi bu hususa işaret etmektedir. 

Kur'an-ı Kerim'de "muhlisine lehuddîn” ifadesi on bir defa geçmektedir. Dini sadece Allah'a tahsis ederek insanların şirkin her türlüsünden arınmış bir imana sahip olmaları anlamına gelmektedir. (et-Taberi, Camiu'I-Beyan, c. V, s. 455-456)

اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّٖينَ اَلَا لِلّٰهِ الدّٖينُ الْخَالِصُ وَالَّذٖينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهٖ اَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰى اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فٖى مَا هُمْ فٖيهِ يَخْتَلِفُونَ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدٖى مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ

"(Resülüm!) Şüphesiz ki Kitab'ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah'a has kılarak kulluk et. Dikkat et, halis din yalnız Allah'ındır: O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkarcı kimseyi doğru yola iletmez."(Zümer: 39/2-3)

 Bu ayette geçen "muhlisan lehü'd-din" Allah'a, ibadet ve itaatte şirk koşmamak olarak tefsir edilirken "ed-dinü'l-halis" ise, şirkten arınmış, şirk bulaşmamış din şeklinde açıklanmıştır. 

İman ve ibadetin kabul olmasının en temel şartı niyettir. Nitekim kişi, imanda niyeti, Allah’ı ve O’nun iman edilmesini isteği şeylere iman etmek değil de, insanlar inanıyor demesi ve inanmış gözükmesi içinse bu iman gerçek iman değil, hatta inanç bakımından en aşağı seviyede olan münafıklıktır. Böyle bir iman Yüce Allah tarafından kabul edilmeyen bir inanç şeklidir. Amellerde ise, yapılan ibadetler yine Allah’ın (c.c.) rızası niyetiyle değil de insanlar ne çok ibadet yapıyor, ne abid bir kimse desinler içinse, bu gibi ibadetler riyaya girmekte ve böyle bir amel şekli de kişiye dünya zahmetinden başka hiçbir şey getirmemektedir. Cömert olmadığı halde sadece “bu adam cömerttir” desinler diye sadaka verenler ve ikramda bulunanlar sadece dünyalık ve geçici bir fayda sağlayacaktır. Ahirette ise hiçbir karşılık bulamayacaklardır. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde bu hususu bizlere şöyle bildirmektedir.

مَنْ كَانَ يُرٖيدُ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَزٖينَتَهَا نُوَفِّ اِلَيْهِمْ اَعْمَالَهُمْ فٖيهَا وَهُمْ فٖيهَا لَا يُبْخَسُونَ اُولٰئِكَ الَّذٖينَ لَيْسَ لَهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ اِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فٖيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Kim yalnız dünya hayatını ve onun zinetini isterse, biz onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam ederiz. Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar. - İşte onlar, kendileri için âhirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmakta oldukları da boş şeylerdir.” (Hud: 11/15-16)

İnsanoğlunun bütün uzuvlarından tezahür eden davranışların güzelliği kalp güzelliğine, yani kalpteki niyetin samimiyetine bağlıdır. Gözün güzel bakması, aklın faydalı şeyleri düşünmesi, kulağın gerçeği duyması, elin iyiye uzanması, ayakların hayra yürümesi, kalbin iyi niyetine bağlıdır. Dil her halükarda konuşur, ama konuşanın niyeti doğruyu dile getirmek değil de insanların sevgisini kazanmaksa, ayette de bildirildiği üzere kendisine dünyalık istediği her şey verilir. Ama ahirette nasibi kalmaz. Bütün uzuvlarımız için bu örneklerin sayısını çoğaltabiliriz. Sevgili Peygamberimizde bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır.

إِنَّ الله لا يَنْظُرُ إِلى أَجْسامِكْم ، وَلا إِلى صُوَرِكُمْ ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعمالِكُمْ

“Allah Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalblerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9; Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539)

Herşeyi gören, işiten bilen Allah (c.c) nazarında iman ve ahlaktan yoksun, kalbi fesatlıklarla dolu, sırat-ı müstakim’den sapmış, Din-i Mübin-i İslam’ı gündeminden çıkarmış kimsenin boy, pos, endam, güç, kuvvet, karizma vb. fiziki özelliklerinin hiçbir önemi yoktur.  Allah’ın değer verdiği şey ise, insanın gönlü ve niyetidir.

İnsanın Allah’a karşı yapmış olduğu kulluk vazifelerinde, aile, arkadaş ve toplumsal ilişkilerde kendisinde bulunması gereken en önemli ahlaki prensiplerin başında ihlâs ve samimiyet gelmektedir. Her işte sonucu güzelleştiren ihlâs, niyetlerinde en vazgeçilmez unsurudur. Niyet ve ihlâs bir bütünün iki yarısı gibi birbirini tamamlarlar.

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de gösteriş için yapılan işin geçersizliğini bizlere şöyle bildirmektedir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا لاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُواْ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ  

"Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve gönül yıkmak suretiyle  hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylelerinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağnak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah kâfirleri doğru yola iletmez."(Bakara:2/ 264)

Temelinde ciddî ve samimî bir iman bulunmayan harcamalar, gösteriş veya birilerine duyurma (riyâ ve süm'a) niyetiyle yapılmış hayır ve iyilikler,  yatırımlar bir hiç uğruna hebâ edilmiş mesâî ve imkânlardır. Bu tür davranışlar, genellikle iki yüzlü, samimiyetsiz kişilerin tavırları olarak tanıtılmaktadır. Müslümanların böyle olmamaları, her şeyden önce  imanlarının gereğidir.

 وَعَنْ أبي هُريْرَةَ رضي اللَّه عنْهُ قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ : « قَالَ اللَّه تعَالى : أنَا أغْنى الشُّرَكَاءِ عَنِ الشِّركِ ، منْ عَملَ عَمَلا أشْركَ فيهِ مَعِى غَيْرِى ، تَركْتُهُ وشِرْكَهُ » رواه مسلم .

Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi: Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken dinledim:

Allah Teâlâ buyurdu ki: “Ben, ortakların ortaklıktan en uzak olanıyım. Kim işlediği amelde benden başkasını bana ortak koşarsa, o kişiyi de  ortak koştuğunu da reddederim.” (Müslim, Zühd 46. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 301, 435.)

Nitekim bir başka Hadisi Şerif’te

ألا وإنَّ في الجَسَدِ مُضْغَةً، إذا صَلَحَتْ، صَلَحَ الجَسَدُ كُلُّهُ، وإذا فَسَدَتْ، فَسَدَ الجَسَدُ كُلُّهُ، ألا وهي القَلْبُ

“İnsan vücudunda bir et parçası vardır o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozulduğunda bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, o et parçası kalptir.” (Buhârî, İmân, 39; Müslim,Musâkât, 107)

Kalpte cereyan eden niyet o kadar değerlidir ki, bir şey niyet edilip yapılmasa dahi bu sebeple kişi Allah katında sevap kazanmaktadır. Şöyle ki, Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır.  

وَعَنْ أبي الْعَبَّاسِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَلب رَضِي الله عنهما، عَنْ رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فِيما يَرْوى عَنْ ربِّهِ ، تَبَارَكَ وَتَعَالَى قَالَ : «إِنَّ الله كتَبَ الْحسناتِ والسَّيِّئاتِ ثُمَّ بَيَّنَ ذلك : فمَنْ همَّ بِحَسَنةٍ فَلمْ يعْمَلْهَا كتبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عِنْدَهُ حسنةً كامِلةً وَإِنْ همَّ بِهَا فَعَمِلَهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عَشْر حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِمَائِةِ ضِعْفٍ إِلَى أَضْعَافٍ كثيرةٍ ، وَإِنْ هَمَّ بِسيِّئَةِ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عِنْدَهُ حَسَنَةً كامِلَةً ، وَإِنْ هَمَّ بِها فعَمِلهَا كَتَبَهَا اللَّهُ سَيِّئَةً وَاحِدَةً»

Ebü’l-Abbâs Abdullah İbni Abbâs İbni Abdülmuttalib radıyallahu anhümâ’dan nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurdu: 

“Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı: Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb-ı Hak bunu yapılmış mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar. Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb-ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar.” (Buhârî, Rikâk 31; Müslim, Îmân 207, 259.)

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَسَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: " إِنَّ أَوَّلَ النَّاسِ يُقْضَى يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَيْهِ رَجُلٌ اسْتُشْهِدَ، فَأُتِيَ بِهِ فَعَرَّفَهُ نِعَمَهُ فَعَرَفَهَا، قَالَ: فَمَا عَمِلْتَ فِيهَا؟ قَالَ: قَاتَلْتُ فِيكَ حَتَّى اسْتُشْهِدْتُ، قَالَ: كَذَبْتَ، وَلَكِنَّكَ قَاتَلْتَ لِأَنْ يُقَالَ: جَرِيءٌ، فَقَدْ قِيلَ، ثُمَّ أُمِرَ بِهِ فَسُحِبَ عَلَى وَجْهِهِ حَتَّى أُلْقِيَ فِي النَّارِ، وَرَجُلٌ تَعَلَّمَ الْعِلْمَ، وَعَلَّمَهُ وَقَرَأَ الْقُرْآنَ، فَأُتِيَ بِهِ فَعَرَّفَهُ نِعَمَهُ فَعَرَفَهَا، قَالَ: فَمَا عَمِلْتَ فِيهَا؟ قَالَ: تَعَلَّمْتُ الْعِلْمَ، وَعَلَّمْتُهُ وَقَرَأْتُ فِيكَ الْقُرْآنَ، قَالَ: كَذَبْتَ، وَلَكِنَّكَ تَعَلَّمْتَ الْعِلْمَ لِيُقَالَ: عَالِمٌ، وَقَرَأْتَ الْقُرْآنَ لِيُقَالَ: هُوَ قَارِئٌ، فَقَدْ قِيلَ، ثُمَّ أُمِرَ بِهِ فَسُحِبَ عَلَى وَجْهِهِ حَتَّى أُلْقِيَ فِي النَّارِ، وَرَجُلٌ وَسَّعَ اللهُ عَلَيْهِ، وَأَعْطَاهُ مِنْ أَصْنَافِ الْمَالِ كُلِّهِ، فَأُتِيَ بِهِ فَعَرَّفَهُ نِعَمَهُ فَعَرَفَهَا، قَالَ: فَمَا عَمِلْتَ فِيهَا؟ قَالَ: مَا تَرَكْتُ مِنْ سَبِيلٍ تُحِبُّ أَنْ يُنْفَقَ فِيهَا إِلَّا أَنْفَقْتُ فِيهَا لَكَ، قَالَ: كَذَبْتَ، وَلَكِنَّكَ فَعَلْتَ لِيُقَالَ: هُوَ جَوَادٌ، فَقَدْ قِيلَ، ثُمَّ أُمِرَ بِهِ فَسُحِبَ عَلَى وَجْهِهِ، ثُمَّ أُلْقِيَ فِي النَّار

Ebû Hüreyre radıyallahu anh  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken dinledim dedi:

“Kıyamet günü hesabı ilk görülecek kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb-ı Hak:

- Peki, bunlara karşılık ne yaptın? buyurur.

- Şehit düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim, diye cevap verir.

- Yalan söylüyorsun. Sen, "babayiğit adam" desinler diye savaştın, o da denildi, buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır. Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur‘an okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da:

- Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın? diye sorar.

- İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızân için Kur'an okudum, cevabını verir.

- Yalan söylüyorsun. Sen "âlim" desinler diye ilim öğrendin, "ne güzel okuyor" desinler diye Kur'an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi, buyurur. Sonra emrolunur o da yüzüstü cehenneme atılır.

(Daha sonra) Allah'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah  verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder.

- Peki ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın? buyurur.

- Verilmesini sevdiğin, razı olduğun hiç bir yerden esirgemedim, sadece senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım, der.

- Yalan söylüyorsun. Halbuki sen, bütün yaptıklarını "ne cömert adam" desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi, buyurur. Emrolunur bu da yüzüstü cehenneme atılır.” (Müslim, İmâre 152)

[عن شداد بن أوس:] أنَّهُ بكى فقيلَ له ما يُبْكِيكَ قال شيءٌ سَمِعْتُهُ من رسولِ اللهِ ﷺ [يقولُهُ فذكَرْتُهُ] فأبْكانِي سمِعْتُ رسولَ اللهِ ﷺ يقولُ أخوفُ ما أخافُ على أُمَّتِي الشركُ والشهوةُالخفيَّةُ قلتُ يا رسولَ اللهِ أَتُشْرِكُ أمتُكَ من بعدِكَ قال نعم أما إنَّهم لا يَعْبُدونَ شمسًا ولا قمرًا ولا حجرًا ولا وثنًا ولكن يُراؤونَ بأعمالِهِم والشهوةُ الخفيةُ أنْ يُصبِحَ أحدُهم صائمًا فتعرِضُ له شهوةٌ من شهواتِهِ فيترُكُ صومَهُ

Yine, Ubâde bin Nesî (r.a) naklediyor: “Şeddâd bin Evs ağlarken görüldü. Ona niçin ağlıyorsun? diye soruldu. “Resûlullah’tan duyduğum bir hadîs-i şerîfi hatırladım da, onun için ağlıyorum. Resûlullah efendimiz ( s.a.s. ) bu hadîs-i şerifinde, “Ümmetim için, şirk ve gizli şehvetten korkuyorum.” buyurdu. O zaman ben, “Yâ Resûlallah! Ümmetin senden sonra şirke düşecek mi?” diye sordum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Evet, gerçi onlar, güneşe, aya ve puta tapmıyacaklar. Fakat işlerinde riyakârlık yapacaklar,(Allah için değil de Ondan başkalarının rızası için yapacaklar). Gizli şehvet ise şudur: Onlardan biri, oruç tutar, oruçlu olur, sonra şehvete sebeb olan bir şeyi görür ve orucunu terk edip bozar.” buyurdular.” (Heysemî, III, 201. Krş. İbn-i Mâce, Zühd, 21; Hâkim, IV, 366/7940; Ebû Nuaym, Hilye, 1,268)

Riya, gösteriş, desinler için amel yapmak, davranışlarımızda yüzümüzü Allah’tan başkasına çevirmek, Allah’ın rızası olmayan bir işte Allah’tan başkasından lütuf ve takdir beklemek, amel ve davranışlarımızda Allah’ın rızasını gözetmemek ve önemsememek, bunun yerine başkalarının rızasını benimsemek gizli şirk olarak tanımlanabilir ki, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ümmetinin düşeceğinden endişe buyurduğu amel de budur. 

İhlâssız ibâdetler, fânî ortaklar ve mânevî kirlerle doludur. O hâlde ibâdetleri saflaştırıp ulvîleştirecek olan sır, ihlâstır. İhlâssız yapılan amel, kula hiçbir fayda sağlamayacaktır. Nitekim, dînin îmandan sonra en mühim emri olan namaz ibâdetini bile ihlâs şartına riâyet etmeden îfâ edenler, şu âyet-i kerîmenin dehşetli itâbına mâruz kalmışlardır:

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلّٖينَ اَلَّذٖينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ اَلَّذٖينَ هُمْ يُرَاؤُنَ

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarını ciddiye almazlar ve gösteriş yaparlar…”(Mâ-ûn: 107/ 4-6)

وعَنْ أبي هُريْرَةَ رضي اللَّه عنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ تَعَلَّم عِلْماً مِمَّا يُبْتَغَى بِهِ وَجْهُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ لا يَتَعَلَّمُهُ إلاَّ لِيُصِيبَ بِهِ عَرَضاً مِنَ الدُّنْيَا ، لَمْ يَجِدْ عَرْفَ الجَنَّةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ » يَعْنى : رِيحَهَا 

 Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Azîz ve celîl olan Allah'ın hoşnudluğunu kazanmaya yarayan bir ilmi, sırf dünyalık elde etmek için öğrenen kimse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile alamaz." ( Ebû Dâvûd, İlim 12. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 23)

لَنْ يَنَالَ اللّٰهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوٰى مِنْكُمْ كَذٰلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰیكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنٖينَ

Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Fakat O'na sizin takvanız (Allah'a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele. (Hac: 22/37)

Buna göre, kurban kesmenin asıl amacının Allah’ın rızasını kazanmak, O’na yakınlaşmayı arzu etmek ve Allah’ın emrini yerine getirerek, böylece takvalı olduğunu göstermektir. Bunun anlamı, Allah isterse en değerli malımızı dahi O’nun yoluna feda edebiliriz, demektir. Kurban edilen hayvan Allah rızâsı için kesilmiyorsa, o kurbanın hiçbir değeri yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın değer verdiği, karşılığında mükâfat yazdığı şey insanın ihlâsı, iyi niyeti ve samimiyetidir.

قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا فٖى صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُ وَيَعْلَمُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ

De ki: "İçinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki her şeyi, yerdeki her şeyi de bilir. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir." (Âl-i İmran: 3/29)

Gizlilik veya açıklık insanlar için söz konusudur. Allah Teâlâ insanların gözlerden uzakta gizlice yaptığı şeyleri bildiği gibi, kalblerinden geçen duygu ve düşünceleri de bilir. Allah’a inanan, onun gönderdiği dini benimseyen bir kimse bütün davranışlarını, hatta gönlünden geçen duyguları bile kontrol etme gayretinde olmalıdır.

Ebû Abdullah Câbir İbni Abdullah el-Ensârî r.a. şöyle dedi:

— Bir defasında Peygamber s.a.s. ile birlikte bir gazvede bulunuyorduk. Buyurdu ki:

إِنَّ بِالْمَدِينَةِ لَرِجَالًا مَا سِرْتُمْ مَسِيرًا، وَلَا قَطَعْتُمْ وَادِيًا، إِلَّا كَانُوا مَعَكُمْ، حَبَسَهُمُ الْمَرَضُ

—Hastalıkları yüzünden Medine’de kalan öyle kimseler var ki, siz bir yolda yürüdüğünüz veya bir vâdiyi geçtiğinizde, onlar da sizinle birlikte gibidir.”

Bir başka rivayete göre:

—Sevap kazanmada size ortak olurlar” buyurdu.  (Müslim, İmâre 159)

İlk mutasavvıflardan Haris el-Muhasibi riya ve ihlas konusunda yazılan "er-Riaye" isimli eserinde ihlası, manevi olarak güçlü insanların ve abidlerin seçkinleri (havass)’nin makamı olarak tarif etmektedir.( el-Muhasibi, el-Haris b. Esed, er-Riaye li hukûkillah, Beyrut trs., s. 156.)

Gazzali de, ihlasın tarifi hakkında Muhasibi'den şu tarifi nakletmektedir: "Kulun Rabb'iyle muamelelerinde halkı aradan çıkarmasıdır." S.ehl b. Abdullah et-Tüsteri'ye ihlas sorulduğunda, "ihlas, nefse en ağır gelen ameldir, zira nefsin ihlasta bir payı yoktur." (el-Kuşeyri, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, Mısır 1959, s. 105;) şeklinde cevaplamıştır.

Cüneyd Bağdadi ise, "İhlas, kul ile Allah arasında bir sırdır. Melek onu bilmez ki sevap yazsın. Şeytan ona muttali olamaz ki ifsad etsin. Heva ve heves onu fark edemez ki kendisine meylettirsin." şeklinde ihlası açıklamıştır? (el-Kuşeyri, Letâifu’l-İşâret, c. V, s. 104.)

SONUÇ 

İhlas, kulluğun/ ibadetin özüdür. İbadetler ancak ihlaslı bir şekilde yapılırsa değer görecektir. Kur’an’da ihlas kavramı farklı şekillerde birçok ayette yer almaktadır. İlk insan Hz. Adem (as)’den günümüze kadar insanoğlu hep samimiyet sınavına tabi tutulmuştur. Habil-Kabil olayında samimi olan Habil’in duası kabul edilerek Kabil, samimiyetsizliğinin ve kötü niyetinin kurbanı olmuştur. Allah (c.c)’ın dininin ihlaslı temsilcileri peygamberler, hayatları boyunca insanları, samimi bir şekilde Allah(cc)’a kulluk etmeye, ilahi rızaya engel olacak şirk, riya gibi olumsuzluklardan da sakınmaya davet etmişlerdir.

Kur’an ve sünnetin yüklediği anlamlar dikkate alındığında İhlas kavramının; inanç, ibadet, ahlak ve amelle ilgili her alanı kapsadığı görülmektedir. Samimi bir kulluk, öncelikle Kur’an ve sünnet merkezli inanmayı gerektirir. Mü’min, iman esaslarını bütün ayrıntılarıyla ve sahih bilgi kaynaklarından öğrenmekle yükümlüdür.

İhlas ile ibadet ise kişinin kul olarak yegane hedefi olmalıdır. Yani yapılan ibadetlerde yalnız ve yalnız Allah (c.c.)’ın rızasını esas maksat ve gaye edinmek demektir. 

Cenab-ı Hakk bütün iş, amel ve davranışlarımızda dini kendisine has kılarak ihlasla ibadet edebilmeyi şirk,riya, gösteriş vb. kötü hasletlerden kaçınarak son nefesimize kadar  salih amellerle dolu bir hayat yaşayabilmeyi bizlere nasip ve müyesser eylesin…

Hazırlayan 

Abdullah YILMAZ

Erenler İlçe Vaizi

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları