menu
BİR İNSANLIK GÖSTERGESİ; VEFA
BİR İNSANLIK GÖSTERGESİ; VEFA
Haftanın Vaazı.. "Bir insanlık göstergesi; Vefa" konulu 10.09.2021 tarihli Cuma vaazı sitemize eklenmiştir.

Bir insanlık göstergesi; Vefa

وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُوا  

Ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler…” (Bakara Suresi, 177)

Değer üreten bir varlık olarak insanı insan yapan en belirgin özelliklerden biri akıllı olması, diğeri de irade sahibi olmasıdır. Nezaket, itidal, cesaret, cömertlik, merhamet, bağışlama, minnet duyma, vefalı olma,  alçakgönüllülük, hoşgörülü olmak, temiz kalpli olmak, sadelik, iyi niyetli olmak, bağışlayıcı olmak, sabır vb. özellikler de insana has değerler olup diğer canlılarda bulunmayan vasıflardır.

Rabbimiz insanı en güzel bir surette yarattığını bildiriyor:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

Doğrusu biz insanı en güzel biçimde yarattık. (Tîn Suresi, 4)

Bununla birlikte insanın fıtratına hem takvayı artırma hem de fücur diye ifade edebileceğimiz günahları işleme kabiliyeti de koymuştur. Bu yönüyle insanın müsbet yönü olduğu gibi menfi yönü de zaaf olarak nitelendirilmiştir.

İnsanın çok zalim ve cahil olması (Ahzab Suresi, 72), aceleci bir tabiatta oluşu (Enbiya Suresi, 37, İsra Suresi, 11), menfaatine düşkün olması (Rum Suresi, 36), rabbine karşı nankörlüğü (Adiyat Suresi, 6-7), hırslı ve cimri oluşu (Mearic Suresi, 19-21), kıskanç ve hasetçi oluşu (Nisa Suresi, 128) en belirgin zaaflarından bir kaçıdır.

Vefa kelimesi sözlüklerde; sözünde durmak, sözünü yerine getirmek, sözünü tutmak, eksiksiz yerine getirmek, tam olmak, tam yapmak, bol olmak, borcu ödemek, dostluk ve sevginin gerektirdiği davranışlarda devamlı olmak anlamlarına gelmektedir. 

Terim olarak ise vefa; kişinin vadine, ahdine ve yeminine sadık kalması, borcunu ödemesi dostlarını unutmaması, onların dostluklarına ve iyiliklerine daha güzeliyle karşılık vermesidir. Böyle insanlara vefakâr denilir. Vefalı olmak, her insanda bulunması gereken en güzel ve en erdemli meziyetlerden biridir. Vefanın zıddı vefasızlıktır yani, nankörlük ve yapılan iyilikleri unutmaktır. Aynı zamanda vefasızlık bir şeyi yapmaya söz verdiği halde sözünde durmamaktır.

Vefa, sevilen veya sevilmesi gereken kimselere verilen değerin bir nişanesidir, dostluk borcudur. Vefa, sözünün eri olmaktır, hatırlamaktır, iyiliği unutmamaktır, iyilikte bulunanlara karşı iyilikle karşılık vermektir. 

Allah insanı, iman ve amel noktasından sözünü tutacak fıtratta yaratmıştır. Vefasızlık fıtrata ters düşmektir. Buna göre en büyük vefasızlık inkardır. وَبِعَهْدِ اللَّهِ أَوْفُوا Allah’a verdiğiniz sözü tutun” (En’âm Suresi, 152)

وَأَوْفُوا بِالْعَهْدِ إِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْئُولًا

 “Ahde vefa gösterin, doğrusu verilen ahidde sorumluluk vardır.” (İsrâ Suresi, 34) 

Arkadaşlıkların, dostlukların hatta evliliklerin bile basit menfaatler üzerine kurulduğu günümüz dünyasında vefalı olmak gerçekten çok daha değerli olsa gerektir.

Vefakârlık asil insanların özelliğidir. Peygamber ahlâkına sahip kişilerin, kumaşı has olanların yapabileceği bir yiğitliktir.

Mevlana Celaleddin Rûmi “Vefa nedir, bilir misin?” Sorusuna vefayı bütün yönleriyle özetleyen şu cevapları vermektedir: Vefa arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefa; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefa; ötelerin sonsuz mükâfatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır.”

”Dostlarını daima vefa ile hatırla can!

Arayan sen ol, bulan sen ;

Tanıyan sen ol, kucaklayan yine sen.

Kula vefası olmayanın Hakk’a vefası olmaz..! (Mevlana)

Yusuf Has Hacib de Kutadgu Bilig’inde buna, “vefalı kişi ne der dinle; insan için insanlığın başı vefadır” ve “vefaya karşı vefa göstermek insanlık görevidir; vefakârlık et insan ol ve adını yükselt” beyitleriyle işaret etmektedir. (Kutadgu Bilig, s. 413, beyit no: 2040.)

Vefanın iki türünden söz edebiliriz. Bunlardan biri insanlara karşı bir vazife olarak yapmamız gereken vefa; diğeri de Allah’a karşı bir vazife ve borç olarak gerçekleştirmemiz gereken vefadır. Çünkü vefa, dostluğun kaynağı, muhabbetin ilk durağı ve güvenin en önemli dayanağı; tam ve kâmil bir imanın, Allah’a teslimiyetin de nişanesidir. Böylesi üstün fazilet ve değere sahip olanlara vefalı kimse veya vefakâr denir. Vefakârlığın zıddı, nankörlüktür; iyiliğin değerini bilmemek ve iyiliklere kötülükle karşılık vermektir. Hâlbuki vefanın temelinde sadakat, samimiyet, tevazu gibi ahlaki değerler yer almaktadır. Burada önce kısaca Allah’a karşı insanın gerçekleştirmesi gereken vefaya temas ettikten sonra, arkasından dost ve arkadaşlarımıza, diğer insanlara, diğer varlıklara karşı göstermemiz gereken vefadan biraz daha detaylı olarak bahsetmeye çalışacağız.

ALLAHA KARŞI VEFA

"Vefa" üzerine söz edip te, "elest bezmi"nde Hâlık (c.c) ile kulları arasında yapılan o müthiş sözleşmenin akla gelmemesi mümkün müdür? Bilindiği gibi, insanın yaratıcısı ile yaptığı bu ilk sözleşmede, Halık (c.c) kullarına, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye soruyor ve onlardan "bela/evet, Sen bizim Rabb'imizsin" cevabını alıyordu.

En büyük vefa ve vefakârlık, insanın Yaratanı’nı tanıması, O’na iman etmesi, O’na karşı olan kulluk vazifesini yerine getirmesi ve verdiği nimetlerin kıymetini bilmesi, şükrünü eda etmesidir. En büyük nankörlük de kulun, Rabbi’ni inkâr etmesi, O’nun yüceliğini, tanımamasıdır.

Allah katında gerçek vefa, Allah’a verdiğimiz o sözü hatırlayıp, ne pahasına olursa olsun bu söze sadakat göstermekle başlar. İnananlar olarak bizim ahlak anlayışımız, verdiğimiz söze ne kadar sadık kaldığımızla yakından ilgilidir. Çünkü insanoğlunun verdiği bu söz, sıradan bir söz değildir. Yaratıcısına verdiği bir ahittir, bir misaktır. İnsanın varoluşunun anlamı, dünyaya geliş amacı, verdiği bu sözde, ahde sadakatinde yatmaktadır. Bu aynı zamanda hayatımızın ve yaratılışımızın da esas gayesidir. Bu söze sadık kalan kişi, hiçbir zaman ahdine vefasızlık etmez. İnanan insan, aynı zamanda sözünün eri olan insandır.

İnanan insan, her şeyden önce Rabbi’nin insan için vermiş olduğu bunca sonsuz nimetler karşısında hakşinas, kadirbilir ve vefakâr olması gerekir. Allah’ı tanımamak, O’na karşı kulluk görevlerini yapmamak ise en büyük nankörlüktür. Yüce Yaratıcı bunu şöyle dile getirmektedir:

وَآتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا إِنَّ الْإِنسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ

“O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.” (İbrahim Suresi, 34)

وَأَوْفُوا بِعَهْدِ اللَّهِ إِذَا عَاهَدْتُمْ

Ahitleştiğiniz (anlaşma yaptığınız) zaman Allah’ın ahdini yerine getirin…” (Nahl Suresi, 91)

Rabbine karşı vefakâr olan, O’nun kullarına karşı da kadirşinas ve vefakâr olur. Bu sebeple annemize, babamıza, eş ve dostumuza, akraba ve yakınlarımıza karşı gösterdiğimiz her türlü vefasızlık ve kadir-kıymet bilmezlik, Allah’a karşı olan vefa duygusuna halel getirir.

Bu bölümde son cümlemiz şudur: Vefa kulluğun, kulluk ise vefanın zirve noktasıdır.

PEYGAMBERİMİZDEN VEFA ÖRNEKLERİ

Hz. Peygamber (s.a.v.) üzerinde emeği olan hiç kimseyi unutmamış, hayatı boyunca onlara hep vefa göstermiştir.

Her konuda bize örnek olan Hz. Peygamber (s.a.v) vefa konusunda da en güzel örneğimizdir. Hayatında tek bir vefasızlık örneği yoktur. Olsaydı zaten inandırıcılığı kaybolurdu. Ders olması açısından onun örnek hayatından bir kaç vefa örneği aktaralım:

Habeş hükümdarının elçileri Rasulullah’a gelmişler. Efendimiz onlarla ilgilenmiş ve bizzat hizmet etmiş, bu ilgi ve hizmetin sebebini şöyle açıklamıştı: “Bunlar Habeşistan’a göç etmiş olan Ashabıma yer göstermiş, ikram etmişlerdi. Şimdi ben de bunlara hizmet etmek istiyorum.” (Beyhakî, Şuabu’l-îmân, VI, 518; VII, 436)

Hz. Peygamber(s.a.v.) hayatı boyunca dadısı Ümmü Eymen’i sık sık ziyaret etmiş ve ona hep “Anne!” diye hitap etmişti. O, Ümmü Eymen için bu benim “Annemden sonra annemdir! Benim ev halkımdan tek sağ kalan kişidir!” diyerek iltifat eder, hürmet ve muhabbet gösterirdi (İbn-i Sa’d, 1968: VIII/223).

Rasulullah (s.a.v.) Ebu Talib’in eşi Fatıma Hatun’a karşı da olağanüstü vefakârlık gösterirdi. İslam ile şereflenip Medine’ye hicret eden bu muhterem kadını sık sık ziyaret ederdi. Fâtıma Hatun vefat ettiğinde, Allah Rasûlü’nün gözlerinden inci taneleri gibi gözyaşları dökülüvermişti; “Bugün annem vefat etti!” buyurup gömleğini ona kefen yapmış, cenaze namazını kıldırıp kabri içinde bir müddet uzanmıştır. Bu davranışının sebebini soranlara ise: “–Ebu Tâlib’den sonra, bu kadıncağız kadar bana iyilik eden hiç kimse yoktur!“– O benim annemden sonra annemdi. Kendi çocukları aç durup surat asarlarken, o önce benim karnımı doyurur, saçımı tarardı. O benim annemdi!” buyurmuştur. Sonra da onun için şöyle dua etmiştir: “Allah seni bağışlasın ve hayırla mükâfatlandırsın! Allah sana rahmet etsin anneciğim! Sen, benim annemden sonra annem oldun! Kendin aç durur, beni doyururdun! Kendin giymez, bana giydirirdin! En lezzetli nimetleri bana tattırır, kendi nefsini mahrum ederdin! Bunu da ancak Allah’ın rızasını ve ahiret yurdunu umarak yapardın.” (Hâkim, 1990:III, 116-117; Heysemî, 2007: IX, 256-257) Rasulullah’ın (s.a.v), kızına “Fatıma” diye O’nun ismini vermesi de ona gösterdiği vefanın bir başka tezahürüdür.

Malum Sevgili Peygamberimiz Mekke'nin fethi günü "Kim Ebu Süfyan'ın evinde/yanında yer alırsa can güvenliği garantidir" diye bir açıklama yapmıştı. Bu konuyu anlatırız, ancak sebebini fazla sorgulamayız. Oysa bu sözün arkasında müthiş bir vefa duygusu ve kişinin konumuna duyulan saygı vardır. Şöyle ki;

Ebu Talib vefat edince Rasulullah korumasız kalmıştı. Bunu fırsat bilen müşrikler bir gün onu yolda kıstırıp üzerine yürüdüler. Rasulullah kaçtı, ancak evine gidecek fırsatı bulamayınca Ebu Süfyan'ın evine sığındı. Ebu Süfyan da onu bu saldırıdan korudu.

Mekke'nin fethi sırasında Rasulullah kendisine yapılan bu iyiliği unutmayacak ve Ebu Süfyan'la ilgili yukarıdaki sözü söyleyerek onun evine sığınanın güvende olduğunu söyleyecektir. (İbn Hacer el-Askalani, el-İsâbe fi Temyizi's-Sahabe, thk., Muhammed el-Bicevî, III, 413, Beyrut 1992/1412;)

Tıpkı Hakîm b. Hizam gibi. Hakîm b. Hizam da müşrik olduğu halde, boykot yıllarında Müslümanlara yardım etmiş, hatta boykot kararlarının delinmesinde aktif rol almıştı. Rasulullah onu da unutmayacak ve vefa örneği göstererek onun yanında yer alanların da güvencede olduğunu söyleyecektir. (Doç. Dr. Mehmet AZİMLİ, Mekke dönemindeki boykot yılları üzerine bazı mülahazalar, İstem, Yıl:4, Sayı:7, 2006, s: 58)

Rasulullah’ın eşlerinden özellikle Hz. Hatice’ye gösterdiği vefa Hz. Aişe’yi bile imrendirmiştir. Çünkü Hz. Hatice’nin Hz. Peygamber nezdinde ayrı bir yeri vardı. Rasulullah (s.a.v.) onu sık sık yâd ederdi, hayırla anardı. Bir koyun kesip etini parçaladığında, çoğu zaman Hz. Hatice’nin dostlarına gönderirdi. Hz. Aişe validemiz bazen Allah Rasulüne: “–Sanki dünyada Hatice’den başka kadın yoktu!” derdim. Hz. Peygamber de: “–O, şöyle şöyleydi…” diye üstün vasıflarını ve faziletlerini sayar; “Çocuklarım da ondan oldu.” Derdi. (Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 74-76). Hatta Hz. Hatice hayatta iken onunla arkadaşlık yapan yaşlı bir kadın ziyaret maksadıyla Rasulullah’a gelmişti. Aralarında çok sıcak ve samimi bir sohbet geçmiş, yaşlı kadın ayrıldıktan sonra Hz. Aişe:“– Ya Rasûlallâh! Bu kadına çok alâka gösterdiniz! Kim olduğunu merak ettim?” diye sorar. Rasulullah da: Bu kadın “– Hatice hayatta iken bize gelip giderdi” diye belirttikten sonra buyurur: (Biliniz ki:) “Vefakârlık imandandır.” (Buhârî, Edeb, 23)

Resululah (s.a.v.) İslam’a her şekliyle hizmet etmiş olanlara karşı da her zaman vefalı davranmıştır. Onların hizmet ve iyiliklerini asla karşılıksız bırakmamıştır.

Mescid-i Nebevî’nin temizliği ile meşgul olan bir zenci vardı. Hz. Peygamber onu göremeyince merak edip onun nerede olduğunu sordu. Öldüğünü söylediler. Bunun üzerine Resulullah: “Bana niçin haber vermediniz?” buyurdu. Kendisine kabrinin gösterilmesini istedi ve o zencinin kabrine gidip tekrar cenaze namazı kıldı ve ona dua etti (Buhari, Cenâiz: 67).

Hz. Peygamber (s.a.v.), Hak İslam davası belli bir hâle gelinceye kadar canıyla, malıyla savaşan, şehit düşen ashabına da vefakâr davranırdı. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) onları hiçbir zaman unutmamış ve gönlünden çıkarmamıştı. Hatta zaman zaman Cennetü’l- Bakî’ye ve diğer şehitliklere gider, onlara dua eder, onları her daim hayırla yâd ederdi. Her zaman yaptığı gibi Uhud’ta şehit düşen Müslümanlar için de Allah’tan mağfiret dilerdi. (İbn-i Sa’d, 1968: II, 228, 251)

Başta Hz. Peygamber (s.a.v.) olmak üzere sahabe-i kiram ve onların yolundan gidenler o güzel yaşayışlarıyla bizler için ne iyi örnek olmuşlardır. Bu nedenle Rabbimize karşı yerine getirdiğimiz vefadan, kulluk görevimizden sonra bize her hususta olduğu gibi vefada da en güzel örnek olan sevgili peygamberimize vefalı olmak durumundayız. Hz. Peygamber (s.a.v.)’ e vefalı olmak demek, O’nun yolundan gitmek, bizden istediklerini yapmak, sakındırdığı şeylerden uzaklaşmak ve sünnetine sımsıkı sarılmak demektir

Rabbimiz iyi müminlerin vasıflarını sayarken pek çok özellik saymakta ve bunlardan biri olarak ta وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُوا  Ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler…” (Bakara Suresi, 177) olarak tarif etmektedir. Allah bizlerden hep ahdimize, vaadimize bağlı kalmamızı istemektedir.

بَلَى مَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ وَاتَّقَى فَإِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ

“Hayır! aksine kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa, muhakkak Allah muttakileri sever.” (Âl-i İmran Suresi, 76)

Hemen bir sonraki ayette de إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلًا أُوْلَئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمْ اللَّهُ وَلَا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

 “Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle satanlara gelince, işte onların âhirette hiç nasipleri yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem veren bir azap vardır.” (Âl-i İmran Suresi, 77) buyurulur.

الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَلَا يَنقُضُونَ الْمِيثَاقَ

Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır. (Ra’d Suresi, 20)

Çok vefasızmışsın!!!

Bu cümleyi hiçbir arkadaşımızın, dostumuzun bize söylemesini istemeyiz ve hoşlanmayız. Biz de sevdiklerimize böyle bir cümle kullanmak istemeyiz.

“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” derler büyüklerimiz...

Nedense sevdiklerimizi çabuk eskitiyoruz. Çok hızlı tüketiyoruz onları... Çok kıymet verdiğimiz insanları, zaman, beşerî münasebetler, hayat şartları çabucak hatıralarımızdan çıkarıyor.

En çok hasret kaldığımız değerlerimizden birisi vefakârlık. Şöyle etrafımıza bir bakalım. Karşılık beklemeden kaç kişiyi arayıp hâl ve hatırını soruyoruz. Ya da kaç kişi bizi sadece “vefâ” gösterdiği için arayıp soruyor.

Acaba vefasızlıktan şikâyetlerimiz son zamanların eseri mi yoksa eskiden de mi atalarımız bu durumdan şikâyetçiydi. Her ne kadar günümüzde vefasızlıktan çok şikâyetçi olsak ta eskiden de bu durumdan şikâyetçi olunduğunu görüyoruz.

 Vefa sadece bugünün dünyasında değil, dünün dünyasında da öylesine az bulunur bir meta olmalıydı ki, Hz. Ali (r.a) şöyle diyordu:

"Dünya hazinesindeki sevgi ve vefa cevheri tükendi, doğruluk ve sadakat azaldı. Birçok arkadaş, dost ve ahbaba vefa gösterdim; fakat onlardan karşılık görmediğim gibi, cefa ve eziyet gördüm"

Vefa her kimseden kim istedim ondan cefa gördüm
Kimi kim bîvefa dünyada gördüm bîvefa gördüm FUZULİ

(Her kimden vefa beklediysem ondan cefa gördüm.

Bu vefasız dünyada kimi gördüysem vefasız gördüm)

Vefa yok ahde hürmet hiç emanet lafz-ı bi-medlûl

Yalan râic hıyanet mültezem her yerde hak meçhul

(Vefa yok, sözünde durma hiç yok, emanet anlamsız bir söz,

Yalan rağbette, ihanet sanki gerekli, hak her yerde kayıp.)   Mehmet Akif Ersoy

Ahmet Cevdet Paşa

Lafz-ı Vefayı yazsa da bilmez mealini

Kimse güvenmesin bu zamane kibârına 

Diyerek şikâyet etmekte ve insanları uyarmaktadır.

Ya bu âlemde vefa yok zaten

Ya vefasız bütün ebna-yı zaman

Kime ok atmayı öğrettimse 

Sonra bir gün beni de aldı nişan (Sa’di den, Mehmet Akif)

Vefalı bir dost vefasız akrabadan daha değerlidir;

Ne mümkündür vefâ gelmek cihânın bî-vefâsından

Muhibb-i sâdıkı yeğdir kişinin akrabasından

(bu dünyanın vefasızlarından vefa gelmesi mümkün değildir.

Sadık, vefalı bir dost kişinin akrabasından daha iyidir.

MEHMED AKİF’TEN VEFA ÖRNEĞİ

Vefâ bahsinde Mehmet Akif merhumun şu hatırasını da anlatmadan geçemeyeceğim:

Mehmet Akif, kızının nikâh akdine çok sevdiği ahbabından olan Bosnalı Ali Şevki Efendi’yi dâvet etmiş. Yaşlı hocaefendi bu dâvete biraz geç gelmiş ve gecikme sebebi olarak da Vefâ Yokuşu’ndan çıkışının biraz vakit aldığını söylemiş. Merhum Âkif de bu yerinde mâzereti, yerinde bir hakîkatle mezcederek mütebessim ve mânidar şekilde şöyle cevaplamış:

“–Hangi Vefâ Yokuşu’ndan bahsediyorsun hocaefendi? Şimdiki nesil, o yokuşu çoktan düzledi.”

Âkif merhum, bugünkü toplumumuzu görse, kim bilir bu duygusuzluk karşısında nasıl feryat ederdi. Bugün insanlar, izleri silinmiş, unutulmaya yüz tutmuş iyilikleri, nefsani arzularının galebesi sebebiyle hatırına bile getirmemekte ve ekseriyetle Vefa kelimesi, âdeta lügatte bir kelime ve sırf İstanbul’da bir semt adı olarak kalmış bulunmaktadır.

Osman Nuri Topbaş / Genç Dergi Yıl: 2014 Ay: Haziran Sayı: 93

Mithat Cemal Kuntay'ın şu hâtırası, "insan" Mehmet Akif'i, onun vefa ve merhamet hislerinin nasıl zirveleştiğini en iyi şekilde ortaya koyması ve bugünün İnsanına rehber olması bakımından oldukça ibretlidir:

Balkan Harbi başlarken Mehmet Akif Bey tek geçim yolu olan resmî memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka dört çocuğu daha vardı.

- Bunlar kim, dedim.

- Çocuklarım, dedi.

-  Bir hafta içinde fazladan dört çocuk sahibi olmakta tuhaflık var, dedim. Bunun üzerine işin aslını anlattı.

Baytar mektebindeyken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. Kim önce ölürse, ölenin çocuklarına arkada kalan bakacak. Arkadaşı vefat etmiş. Akif Bey de anlaşmanın gereğini yerine getirmişti.

Evet, Mehmet Akif'in "arkadaşım" dediği, baytar mektebinde birlikte okudukları İslimyeli Hasan Tahsin Beydir. Hasan Bey, Edirne baytar müfettişi olarak bulunduğu sırada, 1912 yılında vefat edince Akif -her zaman olduğu gibi- sözünde durarak, merhumun çocuklarının bakımını üzerine almıştır.  (İbrahim Refik “Geçmişten Geleceğe Işıklar” s:58)

Sosyal medyada paylaşılan ancak kaynağı belirsiz bir hikâyeyi birlikte değerlendirelim;

Yaşlı bir adama sokakta yürürken bisikletli çarpmış ve hafif yaralanmış. Etraftakiler hastaneye götürmüşler. Hemşireler, röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini... Söylemişler.
Yaşlı adam huzursuzlaşmış; “acelesi olduğunu, röntgen istemediğini” söylemiş.…Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.
“Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” demiş.
Hemşire “Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz” deyince;
Yaşlı adam üzgün bir ifade ile: “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey
anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor” demiş.
Hemşireler hayretle:
“Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için
koşuşturuyorsunuz?” diye sormuşlar.
Adam cevaplamış:
“Ama ben onun kim olduğunu biliyorum” .

Vefanın zıddı nankörlüktür. Nankörlük te münafıklık alametidir. Vefalı insan; birçok zararınızı da görse, bir iyiliğinizi unutmaz. Nankör insan; bir tek zararınızı görse, bütün iyiliklerinizi unutur. Bu konuda güzel bir kıssa paylaşmak isterim;

Bir kral on köpeğinin aç bırakılmasını ve hata eden her vezirin onların önüne atılmasını ister. Gel zaman git zaman vezirlerden bir tanesi kralın hoşuna gitmeyen yanlış bir söz veya yanlış bir iş yapar. Kral vezirin aç köpeklere atılarak cezalandırılmasını ister. Vezir buna karşılık “ben size 10 yıl hizmet ettim. Bana bu şekilde mi muamele yapacaksınız. Bari hükmün uygulanmasından önce bana 10 gün müsaade edin” der. Kral da “tamam sana 10 gün mühlet” diyerek karşılık verir. Vezir köpeklerin bekçisinin yanına gider ve 10 gün süreyle köpeklere kendisinin bakacağını söyler. Köpek bakıcısı da “canıma minnet” diyerek kabul eder. Vezir 10 gün boyunca köpeklerin doyurulması, yıkanması ve her türlü rahatlarının sağlanmasıyla ilgilenir. 10 gün sonra kararın uygulanma zamanı gelir. Kralın emriyle vezir köpeklerin olduğu alana atılır. Kral bekler ki veziri köpekler parçalayacaklar. Ama böyle olmaz. Köpekler gelip vezirin ayaklarına sırnaşmaya ve etrafına doğru havlamaya başlarlar. Şaşıran kral sorar: “sen bu köpeklere ne yaptın?” vezir cevap verir: “köpeklere sadece 10 gün hizmet ettim ve onlar bu hizmeti unutmadılar. Oysa siz, 10 yıl hizmet ettim. Hepsini unuttunuz” der.

İyi müslüman, vefalı insan gölgesinde dinlendiği ağacı unutmaz.

Vefalı insan sevgi ve muhabbetini esirgemez.

İnsan, vefalı olabildiği ölçüde ‘insani’ yanını ortaya koymuş olur.

Vefalı insan hüzünlü zamanların yoldaşıdır. Felaket zamanında yanıbaşınızdadır.

Vefalı insan, hata yaptığında dostunu yalnız bırakmaz, onu, Allah için bağışlar. Vefalı insan, Allah’ın rızası ve memnuniyeti dışında bir beklentisi olmayan, çıkar gözetmeyen kimsedir. Vefa küllenen ancak tamamen yok olmayan bir duygudur.

Şu soruları kendimize sorup samimi cevap vermeye çalışalım;

İyi gün dostu olduğum kadar kötü günde de dostlarımı hatırlıyor muyum, onlar dara düştüğünde hemen yardımlarına koşarım diyebiliyor muyum?

Bana yapılan iyiliği asla unutmam, verdiğim sözü yerine getirir, emanete riayet ederim diyebiliyor muyum?

Anne ve babama hürmette kusur etmediğim gibi onların dost ve arkadaşlarına da hürmet ederim diyebiliyor muyum?

Atalarımızın tarihi ve kültürel miraslarına sahip çıkıp, milli ve manevi değerlerimi, vatanımı ve milletimi her ortamda savunurum diyebiliyor muyum?

Üzerimde emeği olan kişileri (öğretmen, hoca vb.) vefa duygusuyla hep hatırlarım diyebiliyor muyum?

Şöyle etrafımıza bir bakalım! Zenginken sevilip sayılan, fakirleşince terk edilenler, hastane odalarında veya huzurevlerinde çocuklarının yolunu beklemekten bitap düşmüş hasta ve yaşlı ana-babalar, aranıp sorulmayan âlimler, hocalar, öğretmenler, toplumda kol gezen vefasızlığın acı birer neticeleri değil midir?

Allah’ım! Gönüllerimize o vefa sahibinin güzel hallerini ihsan ile bizleri Salihler zümresine dâhil eyle! Amellerimize sadâkat ve samimiyet lütfedip cümlemizi naîm cennetlerinin vârisleri kıl! Neslimizden ve zürriyetimizden bizlere göz nuru ve gönül süruru evlatlar ihsan eyle! Cümlemizi sana, rasülüne, ana-babaya, akrabaya, bütün ehl-i imana, vatan ve millete ve diğer emanetlere karşı vefakâr eyle!

Feyzullah YILMAZ / Sakarya il Vaizi

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları