FETHİN ANLAM KAZANDIĞI YER: MEKKE!
FETHİN ANLAM KAZANDIĞI YER: MEKKE!
Haftanın Vaazı.. "Fethin Anlam Kazandığı Yer: MEKKE" konulu 07.01.2022 tarihli Cuma Vaazı sitemize eklenmiştir.

Fethin Anlam Kazandığı Yer: Mekke!

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

"إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُّبِينًا"

(Fetih Süresi, 1 )

Malûm olduğu üzere, Peygamber Efendimizin dünyâyı teşrîfi, kendisine Peygamberliğinin bildirilmesi, Mekke-i mükerreme’den Medîne-i münevvere’ye hicreti, orada İslâm Devleti’ni kurması, diğer zaferlerinin yanında, “Mekke-i Mükerreme’yi Fethi” dünyânın en önemli kilometre taşlarından, en mühim dönüm noktalarından, tarihin en büyük hâdiselerindendir.

“Hicret-i Nebeviyye”, hem İslâm târihinin, hem de dünyâ târihinin çok önemli dönüm noktalarındandır. “Mekke-i Mükerreme’nin Fethi” hâdisesi de İslâm târihinin çok önemli kilometre taşlarındandır.

Cenâb-ı Hak, bütün Peygamberleri vâsıtasıyla, insanlara saâdet yollarını göstermiş, iyi ve güzel, kötü ve çirkin her şeyi öğretmiştir. Bu“Peygamber”leriyle, insanların dünyâda ve âhirette râhat etmeleri, huzûr içerisinde, iyi bir şekilde yaşamaları için, emirlerini ve yasaklarını, yanî ne yapmaları ve nelerden sakınmaları lâzım olduğunu açıklamıştır.

Sevgili Peygamberimiz, Mekke’deki hemşehrilerine, senelerce hakkı, hakîkati teblîğ etmiştir. Ama nasîpli olan az bir grup dışında, diğer insanlar maalesef îmânla şereflenememişlerdir. Bir ay kadar da Tâif’te İslâmiyeti anlatmış, ama meatteessüf onlar da îmânla nasiplenememişlerdir.

Hâlbuki  Peygamberlerin hepsinin hedefi, insanların dünyâda huzûr ve sükûn içerisinde yaşamaları, âhirette de ebedî saâdete kavuşmalarıdır.

Gelmiş-geçmiş bulunan bütün Peygamberlerin getirdikleri ahkâm-ı dîniyyede; dînin, nefsin(cânın), aklın, neslin (ırzın, nâmûsun), mâlın ve benzeri değerlerin korunması öngörülmüştür. Allahü teâlâ ve Peygamberleri, emir ve yasaklarında, bunları koruma altına almışlardır. Hâlbuki bugün bütün dünyâda, bu sayılanlar da dâhil olmak üzere, bütün insan hakları ciddî bir şekilde ihlâl edilmektedir. Mukaddes dînimizde adam öldürmek, yaralamak, malını almak, çalmak şöyle dursun, kalp kırmak bile büyük günâhlardandır.

Burada, Mekke-i mükerreme’nin fethi münâsebetiyle, târihte müslümânların, düşmânlarına bile nasıl müsâmahalı, hoşgörülü davrandıklarını, onları nasıl affettiklerini,bütün mahlûkâta karşı nasıl engin bir şefkat ve merhamet sâhibi olduklarını belirteceğiz.

Peygamber Efendimizin kumandasında, Sahâbe-i kirâmdan teşekkül eden, 12 bin kişilik büyük İslâm ordusu, fetihten sekiz sene önce, ayrıldıkları yurtlarına, Mekke-imükerremeye gidiyorlardı. Puthâne hâline çevrilen Ka’be-i muazzamayı putlardan temizlemeye gidiyorlardı... İnâtlarından bir türlü vâzgeçmek istemeyen müşriklere, hak, adâlet ve merhamet göstermeye gidiyorlardı... Allahü teâlânın dînini yaymaya, oradakilerin de ebedî Cehennem azâbından kurtulmalarına ve Cennete girmelerine vesîle olmaya gidiyorlardı... Bu ne büyük merhamettir!

MEKKE-İMÜKERREME’NİN FETHİ

Şüphe yok ki, 01 Ocak 630 târihinde “Mekke-i Mükerreme’nin Fethi”, “İslâm Târihi”nin en önemli hadiselerinden biridir.

Bilindiği üzere, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma Peygamberliği bildirilip insanları şirkten, putlara tapmaktan vazgeçmeye ve Allahü teâlâya îmân etmeye da’vete başladığı günden i’tibâren müşrikler O’na karşı çıkmışlardır. Mekke’li müşrikler; sevgili Peygamberimize de, diğer müslümânlara da çok şiddetli düşmânlık göstermişlerdir. İlk müslümânlara envâ-ı çeşit ezâ ve cefâ yapmışlardır.

Peygamber Efendimize ve Eshâbına her türlü işkenceyi revâ görmüşler; boyunlarına ip bağlayıp yerlerde sürüklemişler; ateşe atıp yakmaya çalışmışlardır. Kızgın kayaları göğüslerine koyup bayılıncaya kadar işkence yapmışlar; ateşte kızartılmış şişleri vücutlarına sokmuşlar, kızgın demirlerle bedenlerini dağlamışlardır. Üç sene,bir mahalleye, aç-susuz olarak hapsedip bu boykotla onları her şeyden mahrûm bırakmışlardır. Ayaklarından develere bağlayıp ayrı yönlere çekmek sûretiyle parçalamışlardır. Peygamberimize kaç defa sûikast yapmak istemişler; hepsinden öte yurtlarından çıkarmışlar; bu yetmiyormuş gibi, onların hicretinden sonrada, tamâmen ortadan kaldırmak için kaç defa harbe gitmişlerdir.

Kıymetli Kardeşlerim.. İşi başından i’tibâren ele alacak olursak, Allahü teâlâ, müslümânların hicret etmelerine izin verdi. Sayıca az olan ilk müslümânlar, müşriklerin hücûmları karşısında, îmânlarını korumak ve yaymak maksadıyla, Mekke-i mükerreme’de mallarını-mülklerini bırakarak, Medîne-i münevvere’ye hicret etmişlerdir. Ama sekiz yıl sonra güçlü ve kalabalık bir ordu hâlinde geri dönüp hicret etmek zorunda bırakıldıkları kendi toprakları olan Mekkeyi fethetmişlerdir.

Peygamberimizin, Mekke’li müşriklerle biri sulh, diğeri de harp devri olmak üzere iki şekilde münâsebeti olmuştur. Sulh devrinde müşriklerin alay, hakâret, işkence, bütün münâsebetleri kesme ve şiddete başvurma gibi çeşitli safhalarda sürdürdükleri düşmânlık, hicretin ikinci yılında harp şekline dönüşmüştür.

Müslümânların Mekke-i mükerreme’den Medîne-i münevvere’ye hicret etmesinden sonra da düşmânlıklarını devâm ettiren müşrikler, ordu hazırlayıp Medîne’de bulunan müslümânların üzerine yürümüşlerdir. Bedir, Uhud, Hendek….. gibi kanlı savaşlar yapılmıştır. Bu savaşlarda müslümânlar karşısında tutunamayıp perişân olmuşlardır. Nihâyet hicretin altıncı yılında Peygamberimizle sulh yapmayı kabûl etmişler ve “Hudeybiye Antlaşması”nı imzâlamışlardır.

Ancak Mekke’li müşrikler,iki yıl sonra bu antlaşmayı bozdular. Sulhun devâmı için müslümânlarca yapılan yeni teklîflere de uymadılar.

Özet olarak söyliyecek olursak: Peygamber Efendimiz ve hâzırladığı İslâm ordusu, hicretin 8. yılında, 01 Ocak 630 târihinde, Medîne-i münevvere’den 12.000 kişilik bir ordu ile gelerek, harp etmeden ve kan dökmeden Mekke-i mükerreme’yi teslîm aldı. Düşmânlarına da; “Sizin hiçbirinizi, sorguya çekecek değilim. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!” buyurdu.

Ka’be-i muazzama’yı putlardan temizledi ve Hazret-i Bilâl, Ka’be-i şerîfe’nin damına çıkarak Mekke’de ilk ezânı okudu. Müslümânlar; göç ederek ayrıldıkları Mekke-i mükerreme’ye, Ka’be-i şerîfe’ye ve vatanlarına, böylece yeniden kavuşmuş oldular.

Değerli Kardeşlerim.. 

Hicrî-kamerî Takvîmde; Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın, Mekke-i Mükerreme'den Medîne-i Münevvere'ye hicret ettiği sene, başlangıç kabûl edilmiştir. Muharrem ayının birinci günü olan ilk Hicrî-kamerî sene başı, milâdî 622 yılının Temmuz ayının, 16’sına rastlayan Cuma günü idi.

Târihte; sebep, mâhiyet ve netîceleri îtibâriyle en mühim göç, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın, İslâm dînine inananlarla beraber, Mekke’den Medîne’ye yaptıkları göçtür. Bu büyük hâdiseye “Hicret” denir ve hicrî takvimin başlangıcıdır.

İslâm târihinde, Peygamber Efendimiz Muhammed aleyhisselâmın ve Eshâb-ı kirâmın Mekke-i mükerreme’den Medîne-i münevvere'ye göçü ve Hicrî târihin başlangıcı olan “Hicret”, hem İslâm târihinin, hem de cihân târihinin en mühim hâdiselerinin başlarında gelir.

Hicret, lüğatte göç etmek,bir memleketten başka bir memlekete gitmek mânâsınadır. Hemen hemen bütün Peygamberler, dînin emirlerini yerine getirmek ve yaymak için hicret etmişlerdir. Bunlardan Hazret-i Lût, Hazret-i Mûsâ, Hazret-i İbrâhim ve Hazret-i Îsâ (aleyhimüsselâm)ın hicretleri meşhûrdur. Eshâb-ı kirâm da Medîne'ye hicretten önce, iki defâ Habeşistân'a hicret etmişlerdir. Ayrıca Eshâb-ı Kehf'in de Allah yolunda yaptıkları hicret, Kur'ân-ı kerîmde bildirilmektedir.

 Allahü teâlâ, Mekke’deki müslümânların Medîne’ye hicret etmelerine izin verdi. Sayıca az olan ilk müslümânlar, müşriklerin hücûmları karşısında, îmânlarını korumak ve yaymak maksadıyla, Mekke-i mükerreme’de mallarını-mülklerini bırakarak, Medîne-i münevvere’ye hicret etmişlerdir. Ama sekiz yıl sonra güçlü ve kalabalık bir ordu hâlinde geri dönüp orayı fethetmişlerdir.

MEDÎNE'DENGELİP MÜSLÜMÂN OLANLAR

Şimdi fethe giden süreci kısaca bir gözden geçirelim:

620 senesinin hac mevsiminde, Medîne'den gelenlerden 6 kişi müslümân oldu. Bir sene sonra 12 kişi olarak geldiler ve “Akabe” denilen yerde Peygamberimize bîat ettiler. 622 yılı hac mevsiminde de, 73'ü erkek 2'si kadın 75 kişi, “2. Akabe Bîatı”nı yaptılar. Peygamber Efendimizin uğrunda canlarını seve seve fedâ edeceklerine söz verdiler ve Medîne'ye döndüler. Peygamber Efendimizi de Medîne'ye davet ettiler. Bundan sonra İslâmiyet, Medîne'de sür’atle yayıldı.

İkinci Akabe Bîatını duyan Mekke’li müşriklerin tutumları, çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hâl aldı. Müslümânlar için Mekke'de kalmak tahammül edilemeyecek derecede idi. Peygamber Efendimize durumlarını arz ederek, hicret için müsâade istediler. Bir gün Sevgili Peygamberimiz, sevinçli bir hâlde Eshâb-ı kirâmın (radıyallahü anhüm)yanına gelip; "Sizin hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Yesrib(Medîne)’dir. Oraya hicret ediniz" ve "Orada müslümân kardeşlerinizle birleşin. Allahü teâlâ, onları size kardeş yaptı.  Yesrib'i (Medîne'yi) size emniyet ve huzûr bulacağınız bir yurt kıldı" buyurdu. Resûlullah Efendimizin izni ve tavsiyesi üzerine müslümânlar, Medîne'ye birbiri ardınca bölük bölük hicret etmeye başladılar.

Kıyâmete kadar neshedilmeden (değiştirilmeden) bâkî kalacak tek ve en son dîn olan İslâmiyette, hicret hâdisesi ile "Devlet" olmaya doğru ilk adımlar atılmıştır. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbı [ilk Müslümânlar], doğdukları topraklar olan Mekke-i mükerreme’de kendilerine ve dînlerine tanınmayan hayât hakkını, hicret ettikleri Medîne-i münevvere'de bulmuşlar, burada çoğalıp, güçlenmiş ve kuvvetlenmişler, bilâhare Mekke'yi ve Arabistân Yarımadası’ndaki birçok beldeleri fethetmişler, böylece ilk “İslâm Devleti”ni kurmuşlardır.

Bundan sonradır ki, önünde durulmaz İslâm orduları, asırlar boyu dünyânın dört bir tarafına bir îmân seli gibi akmışlar, İslâmiyetin nûrunu yeryüzüne yaymışlardır. Böylece İslâm medeniyeti, bâtıl dînlerin, zulmün, hakâretin ve ilimde, teknikte geri kalmışlığın pençesinde inleyen insanlığı emniyete, adâlete, râhata, huzûra, dünyâ ve âhiret seâdetine kavuşturmuştur.

Mekke’nin fethi, sâdece İslâm târihinde değil, bütün cihân târihinde eşi ve benzeri bulunmayan bir hâdisedir. Bu fetih, îmânları-İslâmlıkları sebebiyle yurtlarından ayrılan Sevgili Peygamberimiz ve Eshâb-ı kirâma, Allahü teâlânın en büyük lütuflarından biridir.

Cenâb-ı Hak, bu konuda,Fetih sûresinin (48) 1-3. âyet-i kerîmelerinde şöyle buyurmaktadır:

إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُّبِينًا

“Doğrusu Biz, sana apaçık bir fetih, zafer ihsân ettik.” [Fetih, 1]

لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا

“Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhını/kusûrlarını bağışlar (ya’nî bütün tasalarını giderir. [Bilindiği gibi, Peygamberler ma’sûmdurlar]). Sana olan ni’metini tamâmlar ve seni doğru bir yola iletir/eriştirir.” [fatih, 2]

وَيَنصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا

“Ve sana kimsenin güç yetiremiyeceği bir şekilde, eşsiz bir şanlı zaferle yardım eder.” [Fetih, 3]


Bu fetihle Arabistân Yarımadası’nda şirkin (Allah’a ortak koşmanın) cemiyet ve güç hâlindeki varlığı sona ermiş, Ka’be ve civârı putlardan temizlenmiş, tevhîd inancının kesin hâkimiyeti i’lân edilmiştir.

Mekke’nin fethi ile Arabistân Yarımadasında ilk İslâm Devleti kuruluşunu tamâmlamış, bundan sonra İslâmiyet üç kıtaya hızla yayılmaya başlamıştır.

Mekke-imükerreme’nin fethi, İslâmiyette öylesine derin ma’nâ ve hikmetlerle doludur ki, daha sonraki asırlarda yaşamış olan İslâm ulemâ, evliyâ ve kumandanları da çeşitli vesîlelerle bu fethi kendilerine örnek alıp, hâl ve işlerinde de ölçü kabûl etmişlerdir.

23(Yirmi üç) sene gibi çok kısa bir zamanda, Arabistân halkını, dünyâda bir benzeri görülmemiş üstünlüklere, yüksekliklere ve medeniyete kavuşturan İslâmiyet, 30 (otuz) sene gibi çok kısa bir zamanda da Mezopotamya, Îrân ve Hindistân içlerine, Anadolu’ya, Mısır ve Kuzey Afrika’ya, Kıbrıs’a kadar yayılarak büyük İslâm devletlerinin kurulmasına sebep olmuştur. Aslında yarım asır, devletler târihinde çok kısa bir dönem sayılır.

Gülünç zayıflıktan sonra bu ezici kuvvet, acayip durgunluktan sonra bu şaşılacak canlılık, derin uykudan sonra bu çabuk uyanış tarihin çözemediği bilmecelerdendir.  Amerika’lı yazar Stüdart, bu konuda, “İslâm Âleminin Bugünkü Hâli” adlı kitabında diyor ki:

“İslâm’ın zuhûru, neredeyse insanlık tarihinde kaydolunan en büyük hâdisedir. İslâm, daha evvel şahsiyet bakımından zayıf olan bir millet ve değer bakımından kıymetsiz bir ülkede zuhûr etti. Daha yirmi-otuz sene geçmeden, uçsuz-bucaksız geniş mülk ve saltanatları parçalayarak, asırlar ve nesiller boyu devâm edegelen eski dînleri yıkarak,millet ve kavimlerin içindekilerini değiştirerek, sağlam bünyeli bir âlem (İslâm Âlemi) kurarak yeryüzünün yarısına yayıldı. İslâm’ın ilerleme ve yükselme sırrını ne kadar araştırıp incelersek, o kadar hayrânlığımız artıyor...” [Amerikalı yazarın açıklamalarıbu minvâl üzere devâm ediyor.]

Şunu da belirtelim ki, târihçiler, insanlık tarihinde vukû bulan en garîp hâdisenin, bu olduğunda söz birliği etmişlerdir.

Daha sonraki asırlarda Afrika’nın ortalarına, İspanya’ya,Avrupa içlerine götürülen İslâm dîni ve medeniyeti, gittiği her yerde insanlara adâlet ve emniyet, huzûr ve saâdet dağıttığı gibi, ilmin ve tekniğin en son mahsûllerini de bol bol saçmıştır.

Kıymetli Kardeşlerim..

Vaazımızı Toparlayacak olursak..

Resûlüllah(s.a.v.) efendimizin kumandasındaki İslâm ordusunun 1 Ocak 630 tarihinde sefere çıkıp, 10-11 Ocak 630 tarihinde Mekke’yi feth etmesi, hem İslâm tarihinde, hemde dünya tarihinde şerefle yâd edilmesi gereken çok önemli bir olaydır.

İslâm’ın ilk defa tebliğinden itibaren, müslüman olanlara her çeşit zulmü reva gören Kureyş’lilerin şerlerinden emin olmak için, Medine’ye göçmek zorunda bırakılan Resûlüllah (s.a.v.) ve ashâbının, Medine’ye hicretten sadece sekiz yıl gibi kısa bir zaman sonra on-oniki bin kişilik muhteşem bir orduyla, kan dökmemeye özen göstererek Mekke’yi fethedip, sonunda da af bayramı ilân etmesi olayının dünyada eşi ve benzeri yoktur.

Bu bakımdan Mekke’nin fethi olayında İslâm’ı tebliğ gayretinde olanların ve tüm insanlığın öğreneceği, örnek alacağı çok önemli sonuçlar vardır.

Birincisi, siyasi olarak: 

Mekke’nin fethinden sadece yirmi ay önce, on yıllığına imzalanan ve başlangıçta müslümanların aleyhine gibi gözüken Hudeybiye barış anlaşmasının Allah Resulü’nün siyasi alanda dâhiliğinin ispatı olmuştur.

Peygamber efendimizin en yakınında olan, ashâbın önde gelenlerinin dahi kabul etmek istemedikleri Hudeybiye barış şartları,

başlangıçta müslümanlar açısından olumsuz gözüktüğü halde, sonuç olarak iki yıl bile geçmeden Mekke’li müşrikler tarafından ihlâl edilerek bu fethin yolu açılmıştır..

Siyasetle ilgilenenlerin bu fetih ve öncesi anlaşmalardan alacağı çok önemli dersler vardır.

Savaşlar sadece meydanlarda kazanılmaz. Asıl savaş masada yapılmaktadır.

Çünkü her savaşın ardından kesin netice, masa etrafında yapılan görüşmelerle sağlanmaktadır.

Hal böyle olunca anlaşma yapacak kişilerin firâsetli olmaları, yazılan anlaşmada,değil bir madde veya cümle, nokta yada virgüle kadar her hususta çok dikkatli olunması, o günün şartlarını değil, çok uzun yıllar sonrası düşünülerek hareket edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

İkincisi, askeri olarak: Resûlüllah (s.a.v.)’in, Mekke’ye yapılacak seferi hanımları dahil hiç bir kimseye bildirmeyerek sır tutmanın ve istihbaratın savaşlardaki önemini;

Gidiş yolunu Mekke’nin aksi istikâmetinden başlatarak harbin hile olduğunu;

Mekke’ye dışardan yardım gelmesini engelleyerek tedbirin gereğini;

Kuşatmada geceleyin her askere ayrı ayrı ateş yaktırarak orduyu olduğundan daha ihtişamlı gösterip düşmana korku salmayı;

Mekke’ye dört ayrı koldan girerek düşmanın kaçış ve kurtuluşuna imkan vermemesi de askeri dahiliğinin ispatı olmuştur.

Üçüncüsü, sonuç olarak: 

Mekke’nin feth edilmesinden sonra genel bir af bayramı yaşanmıştır.

Bizzat sevgili Peygamberimiz, çok sevdiği amcası Hz. Hamza’yı şehid edip, ciğerini çıkaran Vahşi’yi, öldürten Ebu Süfyan’ın karısı Hind’i, kızı Zeyneb’in ölümüne sebep olan müşriği affetmiştir.

Allah Resûlü (s.a.v.) ve ashâbı büyük bir zafer kazandıkları halde şımarmayıp tevazûdan başları önüne eğik bir halde, Allah’a şükür sadedinde uzun uzun Kâbe’yi tavaf ederek, ibadet etmeleri, rahmet ve merhamet dini olan İslâm’ı özet olarak anlatan en güzel örnektir.

Günümüzde, İslâm’ı terör kaynağı bir din gibi göstermeye çalışanlara verilecek en güzel cevap Mekke’nin fethi hadisesidir.

Sekiz yıl önce malları ellerinden alınan, memleketlerinden kovulan, hatta her birerlerinin işkenceden de öte canlarına kast edilen müslümanlar, muhteşembir zaferle Mekke’ye döndüklerinde asla kin gütmemiş, intikam almamış hepsi de Allah Resûlü’nün izinde af yolunu tercih etmişlerdir.

Ne kınama, ne ayıplama, ne yağma, hiç bir olumsuz olay yaşanmamıştır.

Bu engin hoşgörü ve af karşılıksız kalmamış, insanlar grup grup müslüman olmayı kendi rızalarıyla kabul etmişlerdir.

Hz.Hamza’yı öldürmesi için Vahşi’yi kiralayan Ebu Süfyan’ın karısı Hind, kocasıyla birlikte:

-“Bu kadar mı yanılmışız” diyerek, önceki basiretsizliklerini itiraf etmişler ve onlar da müslüman olmuşlardır.

Mekke’nin fethi, Allah Resûlü (s.a.v.) efendimizin fetihten sonra söylediği :

وَقُلْجَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا

Hak geldi, bâtıl zâil oldu”müjdesi ile birlikte,

 Kur’ân-ı Kerim’de belirtilen:   وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَُ “Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır” (Sâff /8) âyeti ile de Cenâb-ı Hak tarafından İslâm’ın kıyamete kadar bâki kalacağı tescillenmiştir.

Mekke’nin fethi önceleri belirli bir güce erişene kadar savunmada kalan, Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında savunma harbi uygulayan müslümanların, ilk defa Allah’ın dinini yaymak, düşmanların şerrinden emin olmak için yaptıkları ve kazandıkları taarruz zaferidir.

 Bu fetihten itibaren İslâm’ı temsil eden ordular, Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama devrine kadar yaklaşık bin yıl fetihlere devam etmişlerdir.

Viyana kuşatmasından önce alınan bir kaç kale İslâm adına yapılan son fetihler olmuştur.

Ancak daha sonra son üç yüz yıldır mevcutları korumak için mücadele edilmiş yani hep savunmada kalınmıştır.

Bunun nedeni açıktır. Allah Resûlü’nün siyasi, askeri uyarıları dikkate alınmamış;

Düşmana silahı ile mukâbele ediniz” emri ihmâl edilmiştir..

Yine efendimiz A.S in اللَّهُمَّ لا عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ الآخِرَةِ    " Allahım gerçek hayat sadece ahiret hayatıdır" düsturu unutulup, Mekke’nin fethinde kırılan putların ve yırtılan sûretlerin yerini dünya muhabbeti almıştır.

İşte Mekke’nin fethi yıldönümü vesile edilerek, milâdi takvimle Ocak aynın ilk on günü , her yerde, konferans, panel gibi çeşitli etkinliklerle coşkuyla kutlanmalı,

bilmeyenlere İslâm’ın kan dökücü, can yakıcı bir din değil, aksine barışı, sevgiyi, kardeşliği, hoşgörüyü, merhameti, affediciliği ön plana çıkaran bir din olduğu anlatılmalıdır.

Kâfir ve münâfıkların karikatür, yazı, film ve benzeri şeylerle yaptıkları saldırılara, saman alevine benzer kısa süren tepkiler göstermekten daha ziyade; kalıcı tedbirlerle, ekonomik ambargolarla kesin ve etkili bir şekilde cevap verilmelidir.

Velhasıl değerli kardeşlerim..  Mekke’nin fethi, müslüman olarak hepimizin, önce kendimize çeki düzen vermemiz, çok çalışarak her bakımdan güçlü olmamız, İslâm’ı güzel yaşayıp çevremize örnek olmamız, siyasi, kültürel, ekonomik v.b. her alanda atak davranarak, İslâm’ın güzelliklerini her zaman, her yerde ve her kesime güzelce anlatmamız için bulunmaz bir fırsattır.

Rabbim bu ümmete yeniden şanlı zaferler nasip eylesin..

Rabbim bizleri islama hizmet eden kullarından  eylesin.. 

Bütün cihanı islamla buluşturabilmenin azmini ve şevkini yüreklerimize yerleştirsin..

Cumanız mübarek olsun.. Allah'a emanet olun.

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları